İngiltere seçimleri: Kemer sıkmalı mı, sıkmamalı mı?

Telif hakkı PA

7 Mayıs İngiltere seçimleri öncesinde partiler son kozlarını oynarken ana gündem maddesi yine ekonomi.

Seçmen "Ne kadar istihdam yaratılacak? Bütçe açığı ne kadar azaltılacak? Büyüme nasıl güçlendirilecek?" diye sorsa da, konu dönüp dolaşıp bunların hepsini etkileyecek olan kemer sıkma politikalarında kilitleniyor.

Başbakan David Cameron önderliğindeki koalisyon hükümeti 2010’da bayrağı teslim aldığında, 2008 küresel krizinin yarattığı tahribatı onarmak için kolları sıvadı.

Cameron'ın Liberal Demokratlar ile birlikte kurduğu koalisyon hükümeti, İngiltere’nin İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana gördüğü en katı kamu harcamaları azaltma programını yürürlüğe koydu.

Telif hakkı BBC World Service

Yapılan kesintiler emeklilik fonlarına tanınan vergi muafiyetinin geri alınmasından, çocuk bakımı yardımının kısıtlanmasına, irili ufaklı kamu kuruluşlarının birleştirilmesi ya da kapatılmasından, binlerce kamu personelinin işten çıkarılmasına kadar uzandı.

Muhafazakar Maliye Bakanı George Osbourne, kemer sıkma politikalarını "zorlu bir süreç" olarak tanımlasa da "Ülkeyi felaketin eşiğinden kurtardı" sözleriyle yorumluyor.

Başbakan David Cameron da beş yıllık kemer sıkma programının rüştünü ispat ettiğini ve başarısı ortada olan bu politikalara devam edilmesi gerektiğini söylüyor.

2010’da ABD’yle ayrılan yollar

2008 küresel krizinin ardından hem ABD hem de İngiltere finans sektörlerini kurtarmak için yüklü harcamalar yapmak zorunda kalmış, birçok özel kuruluşa milyarlarca dolarlık kaynak aktarılmıştı.

Royal Bank of Scotland gibi bankaları kurtarmak için İngiltere hükümeti 500 milyar sterlinlik, yani yaklaşık 850 milyar dolarlık bir kurtarma paketi hazırlamak zorunda kalırken, ABD’deki kurtarma paketi de 700 milyar doları bulmuştu.

ABD Başkanı Barack Obama, krizin ilk safhası atlatılıp finansal kuruluşların çöküşü önlendikten sonra ekonomik büyümeyi canlandıracak bir harcama paketini devreye sokmaya karar verdi.

İngiltere ise ters yönde hareket ederek kamu harcamalarını kısıp, bütçe açığını kapatarak ekonomiye olan güvenin devamlılığını sağlamayı seçti.

Ancak yıllar geçtikçe gelen veriler Obama'nın modelinin daha başarılı olduğunu ortaya koydu.

2010 yılında, yani Cameron İngiltere'de başbakanlık görevinde başladığında hem ABD’nin hem de İngiltere’nin bütçe açıkları milli gelirin yüzde 11'i civarındaydı.

Bugün ise ABD bu oranı yüzde 2,8'e kadar çekerken, İngiltere yıpratıcı kesintilere rağmen açık oranını yüzde 5,8'e indirebildi.

Guardian gazetesinin ekonomi editörü Philip Inman, gelinen noktanın kemer sıkma politikalarının etkisizliğine işaret ettiğini vurguluyor ve "ABD büyüyerek bütçe açığı sorununu aşmayı başardı. Büyümenin hızlanmasıyla devletin vergi gelirleri arttı ve bütçe açığı da bu sayede küçüldü" diyor.

Ancak David Cameron ve Muhafazakarlar beş yıl önce uygulamaya koydukları plana devam etmek istiyor.

Düşünce kuruluşu Mali Çalışmalar Enstitüsü, Muhafazakarların bir sonraki seçimlere dek bütçe açığını sıfırlamayı hedeflediğini hatırlatıyor, ardından ekliyor:

"Ancak Muhafazakarlar bu planı nasıl hayata geçireceklerini, hangi alanlarda kesintiye gidip hangi vergileri yükseltebileceklerini henüz net biçimde söylemediler."

Muhalefet 'Kemer sıkmaya hayır' demiyor

Ancak ana muhalefette bulunan ve seçim anketlerinde Muhafazakarlarla başa baş giden İşçi Partisi'nin lideri Ed Miliband, her ne kadar kemer sıkma politikalarında devamlılığa işaret etse de önlemlerin şiddetinin azalacağı sözünü veriyor.

İşçi Partisi de bütçe açığının sıfırlanmasını vaat ediyor ancak bunun için Muhafazakarlar gibi net bir tarih vermiyor ve sadece "Her yıl bütçe açığını kademeli olarak azaltacağız" diyor.

Ancak Miliband’ın benimsediği bu "ılımlı kemer sıkma" politikası da tepki çekiyor.

Merkez solun kamu harcamalarında kesintiye karşı daha net bir tavır alması gerektiğini iddia eden kesimler var.

Nobel ödüllü ekonomi profesörü Paul Krugman, İşçi Partisi'nin büyüme odaklı ve sosyal devlet anlayışıyla hareket etmesi gerektiğini söyleyerek "Kemer sıkma politikaları ekonomileri zayıf büyümeye mahkum etti ve sosyal adaletsizlikler yarattı. İngiltere’de bu beş yıl önce de böyleydi, şimdi de tablo aynı" diyor.

Koalisyonun küçük ortağı Liberal Demokratlar'da da durum çok farklı değil. Onlar da "Kesintilere devam" diyorlar.

Ancak bir yandan da bankacılık sektörüne 1 milyar dolarlık yeni vergi vaadiyle, kesintilerin artırdığı gelir eşitsizliklerinden rahatsız olan seçmene mesaj veriyorlar.

Büyük partiler arasında kamu harcamalarını artırma vaadi veren iki parti var: İskoçya Ulusal Partisi SNP yılda 0,5'lik mütevazı bir artış öneriyor.

Yeşiller Partisi ise daha net bir manifestoyla "Kemer sıkma önlemlerine son" diyor ve kamu sektöründe 1 milyon kişiye iş vaat ediyor.

Sıfır saatli sözleşmeler ve eksik istihdam

Telif hakkı BBC World Service

Bütçe dışında seçim öncesinde sıkça tartışılan bir diğer konu da sıfır saatli kontratlar.

Yani işverenin herhangi bir saat garantisi vermeden çalışanını ihtiyacı olduğu zaman işe çağırması ve saat başına ücret ödemesi.

2011'den itibaren İngiltere’de hızla artan bu uygulama, Ulusal İstatistik Bürosu verilerine göre 1,3 milyon kişiyi kapsar hale geldi.

İşverenler açısından esneklik sağlayan bu uygulama, çalışanlar için iş güvencesini tamamen ortadan kaldıran bir yöntem olarak eleştiriliyor.

İşçi Partisi’nin vaatlerinden birisi de iktidara gelmesi halinde bu kontratlara bir son vermek.

İngiltere’nin 2010’dan bu yana ABD’ye kıyasla daha ılımlı bir büyüme trendinde olmasına karşın, işsizliği ABD’yle aynı hızda düşürmesinde en önemli etkenlerinden birisinin de yine sıfır saatli kontratlar olduğu iddia ediliyor.

Independent gazetesinde Nisan ayının sonunda David Blanchflower imzalıyla çıkan bir haberde, sıfır saatli kontratların gerçek işsizlik oranını sakladığı iddia ediliyordu.

Haberde "Sıfır saatli kontratların yanı sıra İngiltere’de çok sayıda kişi tam zamanlı çalışan olmak isterken, yarı zamanlı işlerde çalışmaya zorlanıyor. Bu da eksik istihdam yaratıyor" deniyor.

Ancak istihdamın gerçek anlamda artabilmesi için de büyümenin Ada’da tekrar ivmelenebilmesi gerekiyor.

Yüzde 2,5 civarında seyreden İngiltere ekonomik büyümesinin nasıl artırabileceği konusunda ise şu ana kadar partilerden gelen somut bir plan olmadığı da eleştiri konularından bir diğeri.

Guardian gazetesinden Larry Elliott, partilerin ekonomi programlarının ileri görüşlü değil, sadece mevcut seçimi kazanmaya dönük olduğunu söylüyor.

İlgili haberler