UEFA Kararları: Hayır mı, şer mi?

UEFA'nın Beşiktaş ve Fenerbahçe'ye verdiği cezaları değerlendirirken, bu kurumun bir Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ya da Lahey Adalet Divanı olmadığını aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor.

UEFA, Avrupa'da milyonlarca avroluk futbol sektörünün düzenleyicisi ve yerel futbol federasyonlarında sıkça rastladığımız güç ilişkileri burada da fazlasıyla mevcut.

Meseleyi buna göre okursak, UEFA'nın şimdiye kadar izlediği yol daha anlaşılır oluyor. Geçtiğimiz yıl Türkiye Futbol Federasyonu, ülke futbolunda büyük oranda yayın gelirlerine dayanan yüz milyonlarca dolarlık çarkı döndürmeye uğraşırken, şike konusunda topu sürekli taca attı.

Parlamento eliyle yasa maddesi, TFF eliyle disiplin yönetmeliği değiştirilerek başta Aziz Yıldırım olmak üzere birçok insanın uzun süre tutuklu bırakıldığı bir davadan ve onun futbol hukuku ayağından neredeyse hiçbir şey çıkmaması sağlandı.

Türkiye, açık konuşmak gerekirse şike meselesini futbol ekonomisinin hayrı için halının altına süpürdü. UEFA da geçtiğimiz yıl buna fazla ses çıkarmadı. Çünkü Türkiye, 2020 Avrupa Futbol Şampiyonası'nın tek ev sahibi adayıydı ve başka bir çözüm bulunmadığı sürece Türkiye'deki futbol ortamı idare edilmek zorundaydı.

Michel Platini o çözümü Euro 2020'yi Avrupa'nın farklı şehirlerine dağıtarak buldu ve işler tamamen değişti. Şu anda UEFA, Türkiye'yi tolere etmek zorunda değil.Türkiye futbolu, UEFA'nın kendi güvenirliğini tehlikeye atmasına değecek kadar önemli de değil. Bu kurum geçmişte bu konuda çelişkili kararlar verdi, bu çelişkileri güç dengelerine göre okumak ve başta UEFA'dan pek hukukçu hassasiyeti beklememek gerekiyor.

Kulüpleri bekleyen tehlikeler

Bu cezaların Beşiktaş ve Fenerbahçe'yi nasıl etkileyeceğine gelirsek; Türkiye gibi futbolda gücün birkaç kulübün elinde toplaştığı ortamlarda bu karar ciddi şekilde tüm dengeleri değiştirir.

UEFA'nın ve yerel federasyonların ödül sistemi neredeyse tamamen başarıya dayandığından, Avrupa'da mücadele edebilmek bir kulübün ekmeği ve suyu. Türkiye gibi hem aynı kulüplerin Avrupa'ya gittiği ülkelerde o kulüplerden biri o yarışta öne çıkarsa, biri geriye düşerse dramatik sonuçlar ortaya çıkabiliyor.

Benzer durumdaki Yunanistan'da Şampiyonlar Ligi'ne sürekli Olympiakos'un gidiyor olması neredeyse ülkedeki futbolu bitirdi. Olympiakos kazandığı parayı nereye harcayacağını şaşırırken diğer büyüklerden Panathinaikos stadyumun elektrik faturasını bile ödeyemiyor, AEK ise tarihinde ilk kez küme düşüyordu.

Böylesi bir durum, futbol ortamı için sağlıklı değil. Ekonomik makasın açılması Türkiye'de futbolun albenisini ciddi şekilde düşürebilir. Şu önümüzdeki iki-üç sene Galatasaray'la, Beşiktaş-Fenerbahçe ikilisi için böyle bir risk var.

Taraftarların rolü

Yunanistan'da bir kulüple diğerlerinin arasındaki uçurum oluşması, ülkedeki başarılı oyuncuların da yurt dışına kaçmasına neden olmuştu. Bu Galatasaray için de sıkıntılı olabilecek bir durum.

Tabii olası sonuçlara bakıp endişe ederken, buraya nasıl gelindiğini de unutmamak gerekiyor. Türkiye futbolu on yıllardır politik ilişkilerin ve sermaye yumaklarının içinde. Bu şekilde oluşmuş futbol iktidarının devamı için senelerdir her şeye göz yumuluyor. Bunun faturasını ise kulüplere duygusal emek ve kıt kanaat kazandığı parayı harcayan taraftar ödüyor.

Şu an yaşananlar Türkiye'de futbolu krize sokacaksa, bundan taraftarın karar alım süreçlerine katıldığı demokratik bir futbol ortamı doğmalı.

Futbol taraftarları, son bir ayda Gezi Direnişi'nde üstlendikleri rolle futbolun egemenleri tarafından yularından çekilecek koyunlar olmadıklarını kanıtladılar. Özellikle Beşiktaş ve Fenerbahçe taraftarları son dönemde yaşadıkları demokratik deneyimleri futbol alanına aktarmanın yollarını bulabilirlerse, el yordamıyla işleyen alaturka futbol kapitalizminin tabutuna son çiviyi çakan UEFA kararları Türkiye futbolu için gayet hayırlı sonuçlar da doğurabilir.

İlgili haberler