Gezi medyası: 'Futbolumuz neyse medyamız da o'

Tesadüf bu ya, Gezi Parkı eylemlerinden birkaç gün önce KONDA Genel Müdürü Bekir Ağırdır NTV'de (bir başka tesadüf!) yaptıkları araştırmalarda medyaya güvenin yüzde 20'lerin altında göründüğünü anlatıyordu.

Bu cümleyi 'tweet'le paylaştığımı ve "Çok bile" diyen yüzlerce 'reply' (yanıt) ve 'retweet' (tekrar gönderi) atıldığını hatırlıyorum...

Benzer bir araştırma bugün yapılsa kuvvetle muhtemel ki tek haneli bir oran çıkar karşımıza.

En başta belirtmekte yarar var ki bu analizde kastedilen medya, merkez medya.

Varlık nedenleri 'hükümeti savunmak' ya da 'hükümet ağzıyla kuş tutsa beğenmemek' olarak algılanan medya bir başka analizin konusu olabilir.

Özellikle de ilk gruptaki medyanın eylemler boyunca ve hâlâ saçmaya devam ettiği 'şizofreni-paranoya karışımı nöbet hali' ayrıca incelemeye değer.

Şunu da not etmekte yarar var: Toptan bir eleştiri değil bu. Sonuçta merkez medya içinde de 'dik durmaya' çalışan isim ve mecralar oldu ama istisnalar kaideyi bozmuyor ne yazık ki.

Gezi'nin üç nefret objesi

Gezi Parkı eylemlerinde 'üç nefret objesi' öne çıkıyordu. İlk sırada Başbakan Erdoğan vardı. İkinci sırada polis. Üçüncü sırada ise ne acı ki merkez medya.

Pek de şaşırtıcı olmayan bir sıralama olarak görülebilir bu aslında.

Erdoğan önce eylemcilere karşı 'çapulcu' yaftasıyla simgeleştirdiği bir umursamazlık havasındaydı.

Sonrasında çıta 'terörist'e, hatta 'darbe heveslileri'ne kadar yükselince başbakanın umursamazlığı öfkeye, hiddete dönüştü. Kolluk kuvvetleri de Erdoğan'ın haleti ruhiyesine ve söylemine koşut olarak şiddetin dozunu yükselttikçe yükseltti.

Merkez medya daha ilk günlerden itibaren 'olan biteni' olduğu gibi yansıtmaktansa handiyse Erdoğan'ın söylemini 'onaylarcasına' yansıtan, polis şiddetini görmezden gelen bir yayıncılık sergiledi.

Dahası başbakanın her demeci, her konuşması saniye saniye verilirken, eylemcilere mikrofon uzatan, kim olduklarını, neden orada olduklarını, ne istediklerini, ne amaçladıklarını soran yoktu.

Süleyman Demirel'in meşhur bir MİT eleştirisi vardır. Der ki, “MİT her gün size Afrika'da hangi kabile hangi kabileden kaç kişiyi öldürdü diye haber verir ama Ankara'da altınız oyulur, darbe hazırlanır haber vermez.”

Tam da böyleydi merkez medyanın durumu Gezi direnişinin ilk günlerinde.

'Eylemciler temsil edilmedi'

31 Mayıs'tan itibaren kitleselleşen, Türkiye tarihinde görülmemiş bir katılımcı çeşitliliği arz eden; İstanbul, İzmir ve Ankara gibi metropollerin göbeğinde cereyan eden; polis devletinin hortladığı eylemler neresinden bakarsanız bakın Türkiye için 'dünyanın en önemli haberi'ydi.

Ama televizyonlarda penguenler, yemek programları, tatil sohbetleri gırla gidiyor, gazetelerde bir türlü 'hak ettiği' haber değerini bulamıyordu eylemler.

Medya, burnunun dibinde olup biteni haber vermiyordu. En fazla, geçiştiriyordu.

Telif hakkı Reuters

İşler çığrından çıkıp eylemler gözden görülemeyecek boyutlara ulaştığında aynı medya epey uzun süre kısa ve 'soğuk' haberlerle, 'akıllı uslu' tartışma programlarıyla idare etti vaziyeti.

En ilginci de, hem o haberlerde hem de o programlarda; analistler, siyasetçiler, sanatçılar, hatta magazin figürleri bile boy gösterirken, eylemcileri temsilen -mesela Taksim Dayanışması'ndan- herhangi birinin adının bile geçmemesiydi.

Eylemler sürerken bir Reuters muhabiri, son derece basit bir soru sordu, daha doğrusu sormaya çalıştı başbakana. Ve neredeyse basın kahramanı, demokrasi kahramanı ilan edildi. İyi kötü bir soru sordu, sorabildi diye! Medyanın hali o kadar vahimdi yani.

Aslında, Ağırdır'ın sözünü ettiği KONDA verilerinin de ortaya koyduğu gibi medya gazetecilik açısından nicedir irtifa kaybediyordu Türkiye'de, Gezi eylemleri sırasında ise yere çakıldı.

Merkez medyanın yapısal durumuna ilişkin bir iki not düşmezsek analiz eksik kalabilir.

Asıl tehdit sansür değil, yüzeysellik

Her şeyden önce eleştiriye, muhalefete fazlasıyla tahammülsüz bir başbakanımız var. Bu tahammülsüzlük hükümetin ve AKP'nin söylem ve icraatına da yansıyor ister istemez. En fazla 'pay' da medyaya düşüyor.

İkincisi, merkez medya patronları yayıncılık dışı işlerle de uğraştığı için hükümetle, AKP'yle ve tabii herkesten önce Başbakan Erdoğan'la arayı iyi tutma, hiç olmazsa amiyane tabirle 'papaz olmama' kaygısından sıyrılamıyor.

Hal böyle olunca 'yapılabildiği kadar' özgür yayıncılık yapılabiliyor.

Olup bitenlerden merkez medyanın çıkarması gereken çok ders var ama mevcut yapısıyla o dersleri çıkarması da, uygulayabilmesi de zor.

Nedeni basit: Gözünüz ticarette, kulağınız siyasetteyse kendi ağzınızı kendiniz bağlarsınız.

Medya değil ama medya çalışanları çıkaracaktır ders bütün bu olup bitenlerden. Çıkarıyorlar da zaten.

Ayrıca Türk medyasının yalnız bugün değil, öteden beri karşı karşıya bulunduğu en büyük tehlike sansür ya da otasansür değil, yüzeysellik, niteliksizlik.

Fethi Naci'nin lafını uyarlarsak, “Futbolumuz neyse medyamız da o.”