Hayatboyu: Yerleşik resimden vazgeçememek...

Aslı Özge ve Defne Halman

Türkiye'de 15 Kasım'da gösterime girecek olan, ama bu yıl Berlin Film Festivali'nin Özel Panorama programı başta olmak üzere, çeşitli festivallerde gösterilmiş olan Hayatboyu, şu günlerde de Londra'daki 57. Film Festivali kapsamında seyircilerle buluştu.

Evliliklerinde uzun yılları geride bırakmış, mesleklerinde önemli başarılar elde etmiş, isimlerini duyurmuş bir çiftin, birlikteliklerindeki büyüyen ve çaresiz yalnızlığı konu alıyor Hayatboyu. Yanyana duran ama aslında birbirlerinden çoktan uzaklaşmış olan Ela ve Can, yabancılaşmalarına rağmen yerleşik düzenlerini bozamamanın sancısını yaşıyorlar, dışardan bakıldığından mükemmel görünen yaşantılarında...

Hayatboyu filminin yönetmeni Aslı Özge ve Ela'yı canlandıran Defne Halman ile, Festival sırasında görüşme fırsatı buldum ve ilk olarak, gösterimleri izleyenlerin daha çok kimler, hangi gruplardan seyirciler olduğunu sordum:

Aslı Özge: Film festivallerde gösterildiği için gerçek izleyicinin nabzını tutmuş değilim. Festival izleyicisi malum. Ama hiç Türk yoktu, Berlin'de de. Benim, Berlin'de yaşayan biri olarak gördüğüm kadarıyla yurt dışında yaşayan Türkler daha çok ticari sinemaya, romantik komedilere ilgi gösteriyor. Dolayısıyla Festivali de fazla takip etmiyorlar. Daha çok star odaklı sinemayı izleme eğilimi var. Bu filme, sinemayla ilgilenen insanlar geliyorlar daha çok.

Ayça Abakan: Defne Halman, siz, çok güçlü bir portre olarak karşımıza çıkan, kadının evlilik içinde, aile içindeki bazen yakaladığımız büyük yalnızlığını gösteren Ela rolünü oynarken zorlandınız mı? Özellikle, olanca doğallığıyla yansıtılan ev içi hayata dair sahnelerde?

Defne Halman: Tabii ki her role hazırlanırken, onu hayata geçirmek açısından bir risk alıyorsunuz. Çekimler başlamadan önce Aslı'yla birlikte uzun bir süre çalışma fırsatımız oldu. Ela'yı hayata geçirmek ve mümkün olduğunca doğal kılmak için uzun çalışmalar yaptık. Ela'yı hem sanatçı kimliğiyle, hem de kadın olarak yaşadıklarını film boyunca muhafaza etmek için, Aslı senaryoda bazen değişiklikler yaptı; bazen de biz doğaçlamalar yaptık.

Aslı Özge: Ben Defne'yle ilgili birşey söyleyeceğim bu noktada. Defne'nin çok canlı, enerjik ve aslında dışa dönük bir yapısı var. Türkiye'de birçok şey konuşulmaz ya aslında, o konuşmama halini canlandırmak için Defne'nin sürekli içsel bir oyuna dönmesi gerekiyordu. O noktaya gelmek tabii ki çok zor birşey. Bunun üstünde çok uzun süre çalıştık. Tutup bırakmamaya çalışmak...

Defne Halman: Ve göstermemeye çalışmak... O çok çok zordu. Aslı'nın dediği gibi, ben dışa dönüğümdür, hareketli bir insanımdır, konuşkanımdır. Ela ise, bunun tam tersi bir insan. Ela'nın tepkileri ne olacak, onu arayıp bulmak ve hayata geçirmek zorlu bir süreçti gerçekten. Altta o kadar çalkantılar olurken onları göstermemek, fire vermemek, normallik oyununu oynamak, çevreye karşı hiçbir sorun yokmuş gibi davranmak, bunların hepsini bir kapağın altında tutmak büyük bir çaba gerektiriyordu. Ve üstelik bunu da çok zorlanıyormuş gibi görünmeden yapabilmek.

Ayça Abakan:Ama Ela, Türkiye'de sık rastladığımız, çok da tipik bir kadın değil gibi geldi bana. Acaba Berlin'de yaşadığınız için mi, böylesine, duygularını fazla yansıtmayan, dram yaratmayan, soğukkanlı bir kadın tiplemesine gittiniz?

Aslı Özge: Belki mesleğinden dolayı öyle görünüyor... Ben, Türkiye'de evlilikler üstüne en büyük araştırmayı yapmış bir psikologla konuştum, senaryoyu verdim, okuduk. Bana, "Türkiye'de kadınların yüzde 95'i, evliliklerinde sorun çıktığı zaman ilk başta sanki patlayacakmış gibi davranıp sonra aslında, bunu çok uzun süre içlerinde tutarlar. Hemen yüzleşmeye, çatışmaya gitmezler. Çünkü gidildiği zaman dönüşü yok. Bir kere laf ağızdan çıktı mı, geri dönmek daha zor. İlk baştaki o çalkantılı durum, yavaş yavaş kendi içine kapanmaya, düşünmeye, hatta fiziksel olarak hastalanmaya kadar gider. Sonunda da kontrolsüz bir şekilde olay ortaya çıkar. Genel olarak böyle bir süreç görülür." dedi. Film Adana Film Festivali'nde gösterildiğinde de, kadınlardan çok olumlu tepkiler aldım, "Bu kadın güçlü mü, yoksa zayıf mı, emin olamadık. Her insan gibi. Böyle bir kadının, dışardan şaşaalı bir hayatı varmış gibi görünen bir sanatçının bile, içinde aynı şeyleri saklıyor olduğunu gördük." dediler. İster ev kadını olsun, ister sanatçı olsun, bir ortak duygu var dolayısıyla kadınların yaşadıklarında.

Ayça Abakan: Peki neden bu denli ağırlık veriyorsunuz yalnızlık temasına?

Aslı Özge: Ben daha çok sıkışmışlık duygusunu öne çıkarıyorum. Burada, kendi kendilerine oluşturdukları dünyanın içinde sıkışmış noktadalar. Bırakıp, kırıp gidememek kendilerinden kaynaklanıyor. Buradaki sıkışmışlık, benim için o anlamda ilginç. Belki entellektüel olmak, çok fazla düşünmek devreye girdiği zaman, çok fazla hesaplamaya başlıyorsunuz. Geriye dönüş nasıl olacak, yeniden birşeye başlayabilecek miyim, onu aslında gerçekten seviyor muyum, sevmiyor muyum, yaşlanıyorum gibi sorular, sorunlar, değişim... Beni en çok değişim kavramı ilgilendiriyor. Yani, şu ana tutunmak ve bırakmamak, yeni birşeyin peşinden de gidememek, kaybetme duygusunun ağırlığı. Bir anne olarak, bir eş olarak kendini bir noktada konumlandırmak ve o resimden vazgeçememek. Bunların getirdiği sıkışmışlık ilgimi çekti benim.

Defne Halman: Film seyirciyle buluştuktan sonra, Ela'nın kimlerde nasıl izler bıraktığını anlamam da mümkün oldu. O değişimden korkmak, var olan durumdan, alışkanlıklardan vaz geçmemek... Bunlar bir yandan insana kolay gibi görünse de, hayatı çok zorlaştıran, hareket alanını kısıtlayan şeyler. Aslı'nın dediği gibi o sıkışmışlık duygusuyla yaşamak çok ağır bir yük. Ve dışarıya farklı bir yüz göstermek çok zor. Ama yüzleşildiği anda da birşey yapmak gerekiyor. Yüzleşmedikçe, o yükle yaşamak zorunda kalıyor insan...

Ayça Abakan: Filmin erkek karakteri, Ela'nın kocası Can da, çok alışılmış bir eş tipi gibi görünmüyor, öyle değil mi? Klişeleşmiş orta yaş bunalımına giren tipik erkekler gibi ayrılıp gitmiyor, bırakamıyor örneğin. Adeta belli bir sorumluluk duygusu mu var üzerinde?

Aslı Özge: Çok da sorumluluk mu aslında, tam bilmiyorum. Can'ın hayatında konformizm çok ağır basıyor. Ben onun, gidip de yeni birisine aşık olup, yeni birisiyle hayata başlamak gibi bir derdi olduğunu sanmıyorum. Ela'yı, hayatındaki en önemli taş olarak gördüğünü düşünüyorum. Bu tarz bir grup içinde, aslında, sıradan bir karakter. Bırakıp gitmemenin dışında, hayatını değiştirmeye değecek başka bir unsur olduğunu düşünmüyorum. O yüzden de kalmak istiyor. Kadına bence hayranlığı da bitmiş değil. Arkadaş olarak, kimi zaman da karısı gözüyle bakarak. Bir sahiplenme de var. Yani o sıkışmışlık duygusu, Can'da da var bence.

Ayça Abakan: Yönetmen olarak ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz bir filmi üretirken? Elinizde sonsuz olanaklar, maddi kaynaklar olsa, nasıl çalışırdınız, ne tür bir film yapmak isterdiniz?

Aslı Özge:Benim için maddi kaynaklardan dolayı bir kısıtlama pek olmadı. Beni daha çok engelleyen Türkiye'deki anlayış... Burada en büyük engel oyunculardı ilk başta. Defne'yi bulduğuma inanamıyorum ben, müthiş şanslı hissediyorum kendimi. Biliyorsunuz, çıplaklık bir engel. Filmde evlilik anlatıyorsunuz, ama hiçbir şekilde çiftin yatak odasına bile girilmiyor. En mahremi göstermeden, neyin mahremiyetini anlatabilirsiniz?

Ela'nın yaşlanmasını anlatıyorum ben. Onu oynayan oyuncunun vücudunun güzelliğini veya çirkinliğini göstermiyorum. Türkiye'de genel olarak, oyuncuların, kendi fiziksel özelliklerini, karakterin özelliklerinin önüne koyarak değerlendirme eğilimi çok yüksek. İyi görünmek şart, ama neden şart? Hepimiz çok mu iyi görünüyoruz? Bu değil ki... Ben bir mankenin hayatını anlatmak istemiyorum. Benim, senin, onun hayatını anlatmak istiyorum. Aksi halde kendimizi nasıl özdeşleştirebileceğiz? Bu anlamda, Hayatboyu ticari bir film değil. Dolayısıyla sürekli ikna etme zorunda kalmam, bir anlamda oyuncuların çok tutucu davranmaları ve tuhaf bir şekilde erkeklerin kadınlara kıyasla daha tutucu olmaları gibi, birçok engelin üstünden atlayarak yönetmenlik yapabiliyorsunuz... O yüzden de, biraz bunların olmadığı Almanya'da film çekmek istiyorum. En azından, oyunculuk bakımından sorunlarla karşılaşmadan...

Defne Halman:Bir karı kocanın hayatı anlatılıyorsa, ki filmin büyük bölümü iç mekanda geçiyor; yaşayan birşey olması lazım. İnanmamız lazım. Orada soyunuyoruz, giyiniyoruz, yatıyoruz, duşa giriyoruz, çıkıyoruz, onun için o sahneler olmasaydı problem olurdu bence. Çok gerekliydi. Bu sahneler o kadar organik bir biçimde filmin içinde yer alıyor ki, bunun sırf çıplaklık adına ya da birilerini şaşırtmak, farklı birşey yapmak adına yapılmadığı çok açıkça belli oluyor.

Ayça Abakan: Teşekkür ederim.

BBC, programlarında ve yayınlarında daha fazla kadına söz verme, seslerini duyurma çabası kapsamında yeni bir program sezonu başlattı. Programlarda kadınların sorunları, elde ettikleri başarılar ve geleceğe dair umutları yine onların gözünden anlatılacak. Siz de görüşlerinizi, bu programlarda işlenmesini istediğiniz konuları bizimle Twitter ve Facebook'ta #100kadın etiketiyle paylaşın.

İlgili haberler