Anlaşma İsrail ve Körfez'i neden tedirgin ediyor?

Haftasonu, İran ve Batılı güçler arasında varılan anlaşma, İran’ın nükleer silahlara olan mesafesini arttırırken, son 10 yıldır yapılan nükleer tartışmalar açısından da önemli dönüm noktası oldu.

Fakat ABD ve Avrupalı müttefiklerinin tarihi düşmanları İran’la anlaşmalarını kutlamaları İsrail, Suudi Arabistan ve diğer Arap monarşileri açısından daha ziyade rahatsız edici çıkarımlar doğuruyor.

Tepkileri, küresel düşmanlığı teşvik edici değildi. Birleşik Arap Emirlikleri, anlaşmanın ‘bölgedeki istikrara’ destek olabileceğini belirtirken Bahreyn’in dış işleri bakanı anlaşma için “İran veya başka bir devletten kaynaklanan korkularımızı gideriyor” dedi.

Yine de diğerleri çok olumlu yaklaşmadı. İsrail Başbakanı Benyamin Netanyahu, anlaşmanın ‘tarihi bir hata’ olduğu konusunda ısrar edip ‘dünyanı daha korkunç bir yer haline getireceğini’ savundu.

Bir Suudi dış ilişkiler danışmanına göre, Batı’nın ‘quid pro quo’ yani anlaşma için ‘taviz veren’ tavrı “İran’a daha çok yer açıyor ve bölgede daha serbest hareket etmesini sağlıyor.” Peki bu endişe nasıl açıklanmalı?

İsrail ve Arap monarşileri, 1979 İran Devrimi’nden sonra Tahran’ı en büyük tehdit olarak gördü. İran, en büyükleri Lübnan’daki Hizbullah olmak üzere İsrail’in çevresindeki militan gruplara para ve gelişmiş füzeler verdi.

Arap monarşiler, İran’ın hoşnut olmayan Şii toplumları destekleyerek Sünni liderliğindeki ve çoğunluğu Sünni olan devletlerin düzenini bozdu.

Nükleer tartışmaların ötesinde

ABD’nin 2003’teki Irak işgali, Bağdat’ı ‘İran’ın düşmanlığından’, ‘İran’ın müttefikine’ dönüştürdü. Mısır’da 2011de, bir diğer İran karşıtı rejim devrilirken ABD ise ‘beklemede’ kaldı.

ABD, Suriye rejimine yönelik füze saldırısı planlarını iptal etmesi Suudi Arabistan’da şaşkınlık yaratırken Riyad’ın İran’ın etkisini zayıflatmak için yıllardır beklediği fırsat da suya düşmüş oldu.

Suudi Arabistan, ABD’nin saldırı planlarını iptal ettiğini, Amerikalı yetkililer yerine CNN’den duydu, bu da yaralarına tuz basan son adım oldu.

Dolayısıyla bu ülkeler için, nükleer diplomasi yalnızca nükleer tartışmaların çok daha ötesinde bir durum. Asıl endişeleri, Batı’nın İran tamamen teslim olmadan baskıyı hafifletmesi ve İran’ı gelecekte bomba üretebilecek yeterli nükleer altyapıyla baş başa bırakmaları.

Bu ülkeler, anlaşmanın İran’a –ağır kısıtlamalara rağmen - uranyum zenginleştirme faaliyetlerine devam etme imkânı sağlamasına tepki gösteriyor. Bu, İsrail’in de başından beri karşı çıktığı bir durumdu.

Suudi Arabistan ve Arap monarşilerinin en büyük korkusu, anlaşmayla beraber Asya’ya odaklanan ABD’nin İran’a kapılarını açması ve bunun da İran’ın müdahalelerine karşı Amerika’nın İsrail’i ve Arap ülkelerinin çıkarlarını koruma eğilimi ile yetkisini kaybetmesine neden olması.

Birçok açıdan bu ‘terk edilme’ korkusu eski kaygıları alevlendiriyor. Arap ülkelerinden bir yetkili yakın bir zamanda Körfez’e yaptığı bir ziyarette bana, İran’daki Şah yönetimine atıfta bulunarak “ABD’nin İran’a, Suudi Arabistan’dan daha yakın olduğu zamanları hatırlıyoruz” dedi.

Bu korkular aşırı bir heyecan gösterisi gibi görünüyor ama Ortadoğu’da yaygın olarak ve samimi bir şekilde dile getiriliyor. Bu korkular, yalnızca anlaşma varışmış olmasıyla güçlenmiyor, ama aynı zamanda izlenen yol da bu endişeleri kuvvetlendiriyor.

ABD’nin Hasan Ruhani’nin cumhurbaşkanı seçildiği Haziran ayından bu yana, Suriye’ye saldırı planlarının iptal edildiği dönemi kapsayan zaman diliminde ABD ile İran’ın gizli ikili görüşmelerde bulunduğu ve Suudi Arabistan’ın el altından bu iletişim hakkında İsrail’e bilgi sızdırdığı haberleri geliyor.

İsrail-Suudi yakınlaşması

Bu iki önemli noktaya işaret ediyor. Birincisi, Riyad’ın İsrail’i devlet olarak tanımamasına rağmen Suudi ve İsrail’in algıları giderek birbirine daha çok yaklaşıyor.

İkincisi de ABD’nin müttefikleri, ABD-İran işbirliğinin Arap ve İsrail’in zararına olacağı konusunda hem fikir olmaya başlıyor. Suriye’de çözüm için ABD ve Rusya’nın öncülüğünde yürütülen barış görüşmelerine İran’ın da dâhil edilmesi durumunda bu görüş de sağlamlaşacak.

Peki bu ülkeler nasıl bir cevap verebilir? İsrailli yetkililer, anlaşmanın kendileri için bağlayıcı olmadığı uyarısında bulundu. Bu da, askeri seçeneğin hala masada olduğu tehdidi anlamına geliyor. Suudi yetkililer de Pakistan’dan nükleer silah temin edebileceklerini üstü kapalı bir şekilde dile getiriyor.

Bu adımların hiçbiri, bu geçici anlaşmanın süresi boyunca atılacak gibi değil. İsrail’in eski askeri istihbarat müdürü Amos Yadlin’in dediği gibi, “Gelecek altı ay içinde saldırı meşruiyeti azalacak.”

ABD ve İsrail daha önce İran’a karşı düzenlenen sanal saldırılarda işbirliği yapmıştı. İran’da öldürülen nükleer bilimcilerin faillerinin de İsrailli olduğuna inanılıyor. Bu örtülü eylemler de göz ardı edilmemeli fakat bunlar Washington’u ve bu anlaşma için müzakere edenleri öfkelendirebilir.

Eğer bu anlaşmayı uzun dönemli bir uzlaşı takip etmezse ve İran nükleer genişleme planlarını yenilerse, o zaman İsrail’in hava saldırısı riski de büyük oranda artar.

İngiliz Sunday Times gazetesinin bu ay ortaya attığı Suudi Arabistan’ın herhangi bir İsrail saldırısına doğrudan askeri destek verebileceği iddiası çok inanılır bir durum değil ama İsrail’in bombardıman uçaklarına gizlice hava sahasını açabilir.

İran’ın anlaşmayı ihlal ettiğine dair işaretler peşinde koşan Suudi ve İsrail istihbaratları arasındaki bağlantı da gelişebilir. Ama bu iki ülke de ABD’yi bir kenara itmeyi göze alamaz.

Cenevre Anlaşması, ardında yapılması gereken birçok iş bırakan mütevazı bir adım. Ama Amerika’nın bazı müttefikleri için, bu anlaşma geleceğin getirecekleri açısından rahatsız edici bir işaret olarak görülüyor. Öncelikleri, bu nükleer ‘çözünme’nin bölgede şimdi yeni bir düzene dönüşmesini engellemek olacak.

İlgili haberler