IŞİD’den kaçtı, sınırda mayına bastı

Telif hakkı n

“Önce ÖSO oldu, sonra El-Nusra oldu. Onların gözü hep Kobani’de. Hep savaş var.

IŞİD’in önceden güçleri yetmiyordu artık çok güçlüler.”

Bu sözler Şanlıurfa’da hastanede tedavi gören, Kobani’deki Kepir köyünden Türkiye’ye sınırı geçip gelen birine ait. Hastanede olmasının nedeni ise “sınırın öte tarafındaki” çatışmalar değil. Ailesiyle birlikte Türkiye’ye geçerken ara bölgede bastığı mayın.

Cuma günü öğleden sonra, çıktıkları yolda açlık susuzluk bir yana, sağ salim Suruç’a varmayı umuyorlardı. Ama bastığı mayın, bacağının diz altından kesilmesine neden oldu.

Adını vermek istemiyor, fotoğrafının çekilmesini ancak yüzü görünmeyecekse kabul ediyor.

Mayına basmasının ardından birlikte geldiği Kobanililer taşımış onu. İlk müdahale Suruç’ta bir sağlık ocağında yapılmış. Sonra Şanlıurfa’da adı “Beş yüz yatak” olarak anılan hastaneye getirilmiş. Cuma gece ameliyat edilmiş. Doktorların ilgisinden, hastaneden memnun. “Ne etsinler, ellerinden geleni yapıyorlar” diyor.

1955’ten sonra Türkiye- Suriye sınırına döşenen bu mayınların temizlenmesi ve bazı bölgelerin tarım arazisi olarak kullanılması geçen yıl gündeme gelmişti. Ancak bölgedekiler bu çalışmaların ya hiç başlamadığını ya da yarım kaldığını söylüyor.

“Aç kalırsak da orada kalırız”

Telif hakkı n

Nakliyecilik yaptığı köyünden onu bu hastane yatağına taşıyan süreci anlatıyor biraz halsiz şekilde. IŞİD’in cephelerin üzerinden köylere top mermisi attığını söylüyor. Onun köyüne bir zarar gelmemiş ama IŞİD’in yakın zamanda oraya varmasından kaygılılar. Bugün köyde kalanlarla konuşmuşlar telefonda. “Köye girmemişler daha ama 1 kilometre öteye kadar gelmişler” diyor.

Nakliyecilik işi yaptığı köyüne dönmeyi umuyor: “Bir gün iki gün üç gün bir haftaya kadar çeteler temizlenirse oraya gideriz. Aç kalırsak da orada kalırız.” Peki ya “çetelerden temizlenmezse?” Buna bir yanıtı yok şimdilik. Ağrıları çok.

Karısıyla konuşuyoruz. Ezidilere yapılanları duymuşlar. “Canımızı kurtarmak için kaçtık. Kadınları alıp tecavüz edip sattıklarını duyuyoruz hep. Bu bizim için daha korkutucu” diyor.

26 yaşındaki yeğenleri, “Amerika Suriye’de IŞİD’i vurursa geri dönebiliriz ancak” diyor. Gelecekten umutsuz görünüyor.

“Sınırdan ne kadar uzak o kadar iyi”

Telif hakkı n

Aynı hastanede kalan başka yaralılar da var. Ama onlar köylerindeki saldırılarda yaralanmışlar. 19 yaşındaki genç bir kadın cephede savaşmış “toprağını korumak için”. Köyünün adı Boris. “Büyük bir köy, yarısı IŞİD’in yarısı YPG’nin” diyor. Cephelerin birbirine çok yakın ve aralarında sadece 50 metre olduğunu söylüyor. Nasıl vurulduğunu sorduğumda “mevzide oldu” diyor. Bir IŞİD’liyi bir anda kendi kazdığı hendeğin içinde bulmuş. “Ben ona Biji Serok Apo [Yaşasın önder Apo] diyerek ateş ettim, o tekbir getirerek beni vurdu” diye anlatıyor. Bunu birkaç kez tekrarlıyor.

Sınırdan geçen binlerce insanın bazıları onlar gibi hastanede, bazıları ise sağ ve iyiler. Ama onları da barınma, yemek gibi sorunlar bekliyor. “Sınırdan olabildiğince uzaklaşmak isteyen” beş aile onları görenlerin yardımıyla yeni yapılmış boş bir eve yerleşmiş geçici olarak. Bu büyük ve mecburi ailenin en küçüğü 6 aylık, en büyüğü 70 yaşın üzerinde. Toplam 32 kişi bir eve sığınmışlar. Onlar şanslı olanlar arasında sayılabilir. Geldikleri köy Kobani’ye 25 kilometre uzaklıkta. Orada çiftçilik ve hayvancılık yapıyorlar. Ama her şeylerini geride bırakmışlar.

Bu kalabalık aile içinde bir sözcü gibi sorularımı yanıtlayan Şoraş 46 yaşında. Öğretmen aslında. Ama Kürtçe öğretmek isterken Suriye rejiminin baskısıyla “mücadele etmiş 86’dan beri”. IŞİD’in gazetecilerin ve aktivistlerin kafalarını kestiği görüntüleri izlemişler. Zaten kulaktan kulağa yayılan onlarca hikaye var. Böyle bir kader en büyük korkuları. Şoraş, “IŞİD’in eline düşmeyelim yeter ki, kurşunla ölelim” diyor.

Yaşlılar pek konuşmak istemiyor. Kadınlar aynı kaygıları dile getiriyor. Önce Şengal’den açıyorlar sözü. Ezidilerin kaderine yanıyorlar. Gençler gelecekten umutsuz. Biri hukuk okumuş savaştan önce. “Ama” diyor, “ben mezun olduğum gibi savaş başladı.”

Genç kadınlardan biri, “Ne okuyabildik, ne doğru dürüst eğitim aldık. Nasıl umutlu olalım” diye soruyor.

Ben onların “geçici evinden” ayrılırken, iki küçük kız çocuğu giriyor içeri. Ellerinde, içinde büyük buzlar olan su dolu kovalar var. “Annemler gönderdi” diyorlar içeri girerken. İlk kez konuştuğum insanların kuru dudaklarını görüyorum. Çocuklar sözleşmiş gibi ağlamaya başlıyor bir anda.

Kendi deyimleriyle “misafirlikleri daha çok yeni”. Bundan sonra ne yapacaklarına karar vermek için pek zamanları yok ama “sınırdan ne kadar uzak olsak o kadar iyi” diyorlar beni uğurlarken.

İlgili haberler