Suriye sınırında geçen on beş gün

Her kentin kendi rengi var. İstanbul'un rengi, tarihin bütün sırlarını saklayan Boğaz sayesinde mavi örneğin.

Şu an bulunduğum şehir Urfa'nın rengi ise sarı.

15 gündür IŞİD ve YPG arasındaki çatışmaları, yüz binlerce Kürdün IŞİD'den kaçışını takip ettiğim Suriye sınırındayım.

Burası, Mezopotamya'nın bir parçası. Pek çok dinin, tanrı ve tanrıçanın evi olarak binlerce yıllık bir tarihe sahip.

Şimdi ise, IŞİD ve YPG arasındaki çatışmalar bu tarihe yeni bir katman ekliyor; kötü bir katman.

IŞİD'in saldırılarından kaçmak için köylerini terk eden kadınlar tozun içinden rengarenk kıyafetleriyle sınırı geçiyorlar neredeyse her gün. Kıyafetleriyle bu kente renk getiriyorlar ama, hüzünlü bir şekilde.

Renklerin zıtlığı

Ya yeni doğmuş bebeklerini taşıyorlar ya da çocuklarının ellerini tutuyorlar, ki çocukların çoğu mavi gözlü. Çocuklar ise sanki, sınırda kayıt için değil de okulda sınıfa girmek için sıra bekliyormuş gibi çantalarını taşıyorlar sırtlarında. Erkekler güneşten korunmak için parlak renkli puşiler sarıyorlar başlarına.

Birisi ise, iki kafesin içinde parlak tüylü sarı kuşlarını taşıyor. IŞİD'den kaçarken, kimin yanına ne alacağı, neyi korumak istediği, öncelikleri değişiyor.

Sınıra hakim olan renk ile insanların kıyafetlerinin renkleri; şahit oldukları trajedi ile çocukların masmavi gözleri arasındaki zıtlık etkileyici.

Urfa'ya vardığım ilk gün, sınırı geçerken mayına basan ve bir bacağını diz altından kaybeden bir adamla konuştum. Türkiye ile Suriye arasında mayına bastığında IŞİD'in saldırılarından kaçıyormuş. Bu arazilerin tarım arazisi olması gerekirken, 1950'li yıllarda sınırda "kaçakçılığın" önlenmesi için buraya mayın döşenmişti. Şimdi ise, tehdit kaçakçılık değil, Türkiye'nin köylerinden birkaç kilometre ötedeki IŞİD.

Aynı hastanede 19 yaşında, yaralı YPG'li genç bir kadın da tedavi görüyordu. Köyünde bir hendeğin içinde bir IŞİD militanı tarafından vurulduğunu söyledi. O da onu vurmuştu. Yaşadıklarını, olanları anlatırken sakindi, soğuk kanlıydı. Sadece, köyünün adını söylerken gülümsedi bir kere.

Mayına basan adamın ve bu genç kadının hikayesi aslında on beş gün içinde göreceklerime "giriş" niteliğindeydi.

Evinde ölmek

Sonraki gün, sınırda Mürşitpınar yakınlarında biber gazı ile karşılandık. Genç yaştaki Kürtler, YPG ile birlikte savaşmak için sınırını geçmeye çalışıyorlardı. Polis ve jandarma onlara biber gazı atarken, az ileride bir kadınla konuşuyordum.

Amira'nın üç çocuğu var. O sırada bana, evine geri dönünceye kadar onunla konuştuğum sırada oturduğu taşın üzerinde kalmaya devam edeceğini söylüyordu. Gözleri öfkeliydi. En küçük çocuğu hiç ses çıkarmadan ağlıyordu. Büyükleri gibi sessizce ağlamayı, daha nedenini bilmeden öğrendiğini fark ettim. Şimdi neredeler merak ediyorum.

Aynı gün Afet ve Acil Durum Yönetimi AFAD'ın bulunduğu kayıt noktasındaydık, Yumurtalık'ta. Sonra başka bir geçiş noktası Mertistmail köyünde. Buradayken öfkeli bir adam geldi yanımıza, bir şekilde havada asılı kalmış tozun arasında bize bağırıyordu. Siyah gömleği, koyu ve öfkeli gözleriyle. Kürtçe konuşuyordu. Gözlerinin içine baktım dinlerken, sadece onu anlamayı yürekten dilediğimi ona anlatabilmek için.

O günün gecesinde, ABD hava saldırılarının başladığı haberini aldık. Bir sonraki gün Kobani'den gelen Kürtlerle ve Suruçlularla konuşmaya gittim. Bir kısmı umutluydu. Bazıları ise ABD'nin hava saldırısı düzenlediğine bile inanmıyordu. Fotoğraflara, haberlere, açıklamalara inanmıyorlardı. Sadece gördüklerine güveniyorlardı ve o gece ABD Kobani yakınlarında bir yeri bombalamamıştı.

Bir sonraki gün, Kobani'den gelenlerin bir kısmı evlerine dönmeye başladı. Onlarcasıyla konuştum ama hala yaşlı bir kadının söylediklerini çok iyi hatırlıyorum. Pek çok yaşlı Kobanili gibi o da yaşını bilmiyordu ama 70 yaşının üzerindeydi muhtemelen. Mor bir elbise giymişti. Evine gitmek ve orada ölmek istiyordu.

Birkaç saat sonra bir cenaze aracı gördüm aynı yerde. Kobani'de yaralanıp tedavi için Türkiye'ye getirilen bir YPG'linin bedenini taşıyordu. Ailesi onu gömmek için evine götürüyordu.

Ezidi kadınlara tecavüz

Bir sonraki gün, savaştan önceki hayatlarının nasıl olduğunu anlamak için bir aileyle görüştüm. Bizim gibi insanlardı nihayetinde. Ailenin babası bana, kızlarını okutabilmek için Esad rejiminden kimlik alma mücadelesini anlattı bir gece. IŞİD, oğlu İngiliz Dili ve Edebiyatı'ndan mezun olduktan sonra onu esir almıştı. Onunla Mrs. Dalloway'i konuşabilmeyi istedim. Kızları da öğretmendi ve ertesi gün Suruç'ta bir tarlaya pamuk toplamaya gideceklerdi.

Bir sonraki gün, Karaca tepesinde dürbünlerle insanlar gördüm. IŞİD ve YPG arasındaki çatışmaları izliyorlardı. Bana IŞİD tarafından kullanılan sarı bir binayı gösteriyorlardı. Dürbünleriyle bakmama izin verdiler. Ürkütücüydü. IŞİD'in kullandığı araçları, bulunduğum yerden, kendi ülkem Türkiye'den görebiliyordum.

On binlerce insan evlerinden kaçıp Türkiye'ye sığındıktan sonra burada şahit olduğum insani durumun, her trajik anın hiyakesini yazmayacağım, yazamam elbette. İmkansız. Ama şunu söylemem lazım: konuştuğum kadınların neredeyse tamamı bana IŞİD'in Ezidi kadınları kaçırıp, tecavüz ettiğini hatırlattı. Nasıl unutabilirlerdi ki?

Bir sonraki gün, dürbünleri yeniden gördüm. Bu kez sınırın üç kilometre ötesinde 14 yaşındaki bir çocuk tutuyordu onları. Kırılmış bir sandalyenin üzerinde oturuyordu. Ekibimizle birlikte gitmiştik kaldığı eve. Geldiğimizi fark etmedi. Sonra onunla da konuştuk hazırladığımız haber için. Ama ben ona ne sorarsam sorayım yanıtlarında hep aynı şeyi tekrar ediyordu en az bir kez: "Evimizi bombaladılar, büyüklerin başını kestiler." O anda, gördüklerini unutmasını sağlayacak bir şey icat etmek istedim. Ama mümkün değil... O gördükleriyle birlikte büyüyecek ve ben onun söylediklerini hatırlayacağım.

Bahçedeki çocuk

Birkaç gün sonra, sınır ötesine asker göndermeyi içeren tezkere Meclis'te kabul edildi. Ancak hükümet yetkililerin verdikleri mesajlar, bize hemen bir adımın atılmayacağının işaretlerini veriyordu.

Son olarak, sınırın yakınındaki bir eve havan topu düştüğünü ve valililğin sınırdaki iki köyü boşaltmaya karar verdiğini öğrendik.

Urfa'da kaldığımız otelde, küçük bir çocuk otelin ortasındaki bahçenin kapısını iterek açtı ve içeri girdi. Ama bahçeden çıkmak istediğinde kapıyı çekmesi gerekiyordu.

Fakat o kadar küçük ve boyu kısaydı ki, kapı koluna ulaşamadı. Babası geldi dışarıdan ve kapıyı açtı ona. O zaman Ortadoğu'yu düşündüm. Eğer bu "bahçeye" girecekseniz, çıkmak için kapı kolunun nerede olduğunu bilmeniz gerek diye geçirdim içimden.

Sınırdaki on beşinci günümde, buraya gelen pek çok gazeteci arkadaşa "hoş geldin" ve "güle güle" dedikten sonra, ben de evime dönüyorum; bir gün buraya yeniden gelmem gerekirse daha iyi haberler vermek umuduyla.

Kendi ülkemde bir daha çelik yelek ve kask giymek zorunda kalmadan.