70 yıl sonra Auschwitz'te yüzleşme, acı ve umut

Telif hakkı Getty

"Gezimize hoşgeldiniz. Otobüsümüz ısıtmalıdır. Yolda kahve molası da vereceğiz."

İkinci Dünya Savaşı'nda bu yollardan geçenlerin maruz kaldığı koşulların tam tersi bir şekilde Auschwitz'e gidiyorum.

Polonya'daki toplama kampında tutulanların kurtarılmalarının 70. yıldönümü olması sebebiyle, yakınlardaki Krakow kenti dolmuş taşmış.

İnsanlık tarihinin en kara dönemlerinden birine tanıklık eden Auschwitz'e giden otobüslerde yer bulunamaz halde...

Auschwitz Müzesi yetkilileri ziyaretçilerin rehberle gelmesini istediğinden, ben de soğuk Krakow sokaklarında bir tur operatörü arıyorum. Sonunda bir kız "Turda yerimiz var" diyor ve ekliyor "Ama İngilizce değil."

Bunun sorun olmadığını, orayı görmek istediğimi söylediğimde kız bu sefer kulağıma eğilip "Sadece Almanca turda yer var" diyor.

Otobüste gergin bir hava var. Önümdeki iki Alman "Oraya vardığımızda İngilizce turdan bilet bulmaya çalışalım" diye fısıldaşıyor.

Açık açık söylenmese de Almanya'nın İkinci Dünya Savaşı'nda oynadığı rol ve bunun en önemli sembollerinden birine doğru gittiğimiz gerçeği sis gibi çökmüş, insanlar sessiz.

"Suçluluk hissi mi acaba? Yoksa başkaları tarafından yargılanma çekincesi mi?" diye düşünüyorum.

Zira İkinci Dünya Savaşı sırasında Adolf Hitler'in yönetimindeki Nazi Almanyası "alt ırk" olarak gördüğü Yahudi, eşcinsel, siyasi suçlu ve daha birçok kişiyi bir dizi toplama kampında öldürdü veya köle olarak kullandı.

Auschwitz, bu kampların en büyüğü. O nedenle de Nazi Almanyası'nın "Yahudi meselesinde nihai çözüm" politikasıyla sıklıkla ilişkilendiriliyor.

Kampta öldürülen tutsakların yaklaşık yüzde 90'ı Yahudi. Auschwitz'den sağ çıkamayanların sayısı ise yaklaşık 1 milyon 100 bin.

'Bu sayfayı kapamam gerek'

Auschwitz'den çıkanların daha sonra neler hissettiklerini düşünmeye çalışırken ufukta bir dizi baca beliriyor.

Sonra sıra sıra bir dizi baraka...Bitmek tükenmek bilmeyen bir dizi kahverengi bina...Tuğlaları tarihin karanlığını yansıtırcasına koyu...

Telif hakkı Seref Isler

Ürküyorum. Nefes alamıyorum. Elektrikli tel örgülerden tek adım dahi ileriye gitmek istemiyorum.

Bu sırada bir kadın geliyor yanıma. İsminin Marta Roth olduğunu öğrendiğim kişiyle kırık Almancamla konuşuyorum.

Amerika Birleşik Devletleri'nden gelmiş Marta. Bana güler bir yüzle ve içten bir sevecenlikle Türkiye tatilinden, Dalaman'da yediği balıktan bahsediyor.

İngilizce bildiğimi fark edince dil değiştiriyor ve "Bu turu Almanca gezmekten rahatsız oluyorum. Tek bilet bu turda kalmış" diyor.

Daha sonra da tüm gezi boyunca hepimizi etkileyecek sözler sıra sıra ağzından dökülüyor:

"Bu kamp ailemi benden aldı. Annem, beş halam, anneannem buradaydı. Onların yürüdüğü yolları yürümem gerek. Elle tutulur bir bilgiye ulaşmam gerek. Bu sayfayı kapamam gerek."

Yahudi olan Marta'nın babası ve babaannesi başka bir toplama kampı olan Terezin'e gönderilmiş. Babası savaş sonunda kamptan kurtulmuş fakat kendi annesini orada kaybetmenin verdiği acıyla yüzleşmemek için bir daha soykırım hakkında ağzını bıçak açmamış.

Marta, babasının doğal nedenlerden ölmeden kısa süre önce her gece kabuslar görmeye başladığını ve kendini bir kez daha bir toplama kampında sandığını anlatıyor.

Kendisi ise annesinin ailesi hakkında bilgi toplamak için Auschwitz'de. Orada ölen anneannesine ne olduğunu, kurtulan annesi ve halalarının oradaki hayatını merak ediyor.

Auschwitz arşivinin tutulduğu binada ailesiyle ilgili bir dizi sorunun olduğu bir form dolduruyor ve tozlu raflardan bir kayıt bulunuyor: Shari Feldman. Shari, Marta'nın halası.

Arşiv görevlisinin beyaz bir kağıda ufak mavi harflerle yazdığı bilgi Marta için hem bir teselli, hem de uzun yıllar sonra soyağacında tazeleyebileceği bir dal.

Halasının ne gün tutuklandığını, ne gün kurtulduğunu ve hatta yaşı hakkında Nazilere yalan söylediğini üç satırdan öğreniyor.

Telif hakkı seref sler

Arşiv görevlisi, Marta'nın annesinin ve diğer halalarının kayıtlarını bulamıyor ama bunun büyük ihtimalle Nazilerin çekilirken yaktıkları kayıtlarda olabileceğini söylüyor.

Marta böylece teselliyle birlikte, yüzleşmek zorunda kalacağı ilk bilgiyi de beraberinde alıyor: Anneannesinin kaydı yok.

Daha sonra Almanca konuşan Polonyalı rehberimiz Jacek Bribram'ın da söyleyeceği gibi, Naziler çalışmaya uygun görmedikleri kişileri Auschwitz'te trenden iner inmez gaz odalarında öldürüyor, "gereksiz" gördükleri bu kişilerin kaydını tutma gereği görmüyorlardı.

Marta artık anneannesinin trenden iner inmez gazla öldüğünden emin. Ama elinde ölüm tarihi bile yok.

Açılmamış sarışın örgüler

Artık turistik bir geziden çıktığımız açık. Marta'nın ailesi aracılığıyla bir empati dersindeyiz. Rehberimiz Jacek, grubumuzda Almanların da olduğunu bilerek sakin ama açık sözlü bir şekilde bize yardımcı olmaya çalışıyor.

Barakalardan birine girdiğimizde koridorlar boyunca uzanan fotoğraflar karşılıyor bizi. Bir diğer odada tutsaklardan toplanan ayakkabılar yerden tavana bir dağ olmuş adeta.

Telif hakkı seref isler

Bir başka odada tutsaklardan toplanan ve üstünde isimlerinin yazılı olduğu bavullar var.

Marta her fırsatta gözlüklerini takıp isimleri okuyor, fotoğraflara bakıyor, kırıma uğramış soyunun izini sürmeye çalışıyor.

Duygularının arttığını, yorulduğunu fark ediyoruz. Yardımcı olmaya, en azından destek olmaya çalışıyoruz.

Girdiğimiz bir odada tasviri zor bir görüntü karşılıyor bizi. Koğuş büyüklüğünde bir odada yerden tavana kadar saç...

Tutsakların Auschwitz'e geldiğinde tıraş edilen saçları: Sahipsiz siyah lüleler, açılmadan kesildiğinden zamanda donup kalan sarışın örgüler...

Aramızda bunun böceklerden dolayı yapıldığını konuşurken Jacek bize Nazilerin insan saçından halı yapmak için kullandıkları bir aleti gösteriyor.

Ailesinin, özellikle de annesinin saçının dünyanın bir yerinde halı olması ihtimali Marta için son damla...

Zorla tuttuğu yaşlar yavaş yavaş yanaklarından süzülüyor.

"Barbarlık" diyor, "Nasıl olur?" diyor, "Öfkeliyim” diyor. Tam cümle kuramıyor. Zaten böyle bir acı nasıl cümleye dökülür ki?

Telif hakkı seref isler

Barakadan dışarı çıktığımızda Marta'nın yanına Almanya'nın başkenti Berlin'den gelen Antje Grabley yaklaşıyor. Birbirlerine destek olup bir süre önden yürüyorlar.

Antje de Auschwitz'i yerinde görmek ve yüzleşmek için Berlin'den gelmiş. "Utanıyorum" diyor sessizce. Daha önce İngilizce geziye katılmış ama rahatsız olup bitirememiş.

Otobüste merak ettiğim soruyu soruıyorum ona: Bu geziyi Almanca dinlemek nasıl bir etki yapıyor?

Antje kendi yüzleşme deneyimi için Almanca'yı seçtiğini anlatıyor. "Geziye İngilizce turla katıldığımda kulağımda bir anlatım duyuyordum ama duvardaki yazılar, işaretler, bunlar benim dilimde. Gerçekçi olup geziyi bu olayların olduğu dilde, Almanca'da dinleyip yüzleşmek istedim" diyor.

Biraz daha düşünüp sözlerine devam ediyor:

"Auschwitz'i sadece her Alman değil, her insan ziyaret etmeli. Tarih burda bizi uyardı. Günümüzde olanlara baktığımızda bunun önemi daha belli oluyor. Öğretmenlere bu yönde büyük görev düşüyor.”

Jacek de hemfikir. Kampı ziyaret eden gençlerin yaşça büyük kişilere nazaran daha çok soru sorduğunu ve hazırlıklı geldiğini söylüyor. Rehber olarak kendisinin de bir neslin geleceği bakımından büyük sorumluluk hissettiğinin altını çiziyor.

"Auschwitz'i ziyaret eden gençlerin öğrendiklerinden sonra dünyayı değiştireceklerinden ümitliyim" diyor Jacek.

'Misafirim ol lütfen'

Gezimizin sonunda Marta'nın yeniden gülümsemeye başladığını görüyorum. Antje de yanında.

Antje bir kağıda iletişim bilgilerini yazıyor, "Berlin'e bir daha yolun düşerse, misafirim ol lütfen" diyor.

Marta'nın Almanca teşekkür etmesiyle ikisi bir kez daha sarılıyorlar. Gözleri yaşlı, yanakları ıslak...

Şehir merkezine geri dönen otobüste herkes duyguların ağırlığıyla yorgun. Ama Marta bu yorgunluğun yanında yüzleşmenin getirdiği tatminle hafiflemiş.

Auschwitz'e sırtımızı dönüp uzaklaşırken "Biliyor musun, bir mahkum anneme fena aşık olmuş, kurtulurlarsa evlenmek istemiş, annem de kurtulmayacaklarını düşünüp kabul etmiş" diyor.

Çocuksu bir merakla soruyorum:

"Peki sonra ne oldu?"

Marta gülümseyerek yanıtlıyor, "Annem sözünden dönmek zorunda kalmış" diyor.

Soru sormama artık gerek kalmıyor, o düşüncelerini sıralamaya başlıyor:

"Almanlara kızgın değilim. Gençler bu olanlardan sorumlu değil. Benim öfkem halen devam eden anlayışsızlığa, hoşgörüsüzlüğe..."

O da artık arkadaşı olan Alman Antje'nin sözlerini tekrarlıyor:

"Dünya tehlikeli bir yere doğru gidiyor. Paris'teki (Mizah dergisi Charlie Hebdo Dergisi'ne yapılan) saldırıyı kınıyorum. Aynı şekilde Almanya'da yapılan İslam karşıtı gösterileri de kınıyorum. Ben barış istiyorum."

Annesinin taşıdığından bahsettiği iyimserliği kendisinde görüyorum. Birkaç saat önce aile bireylerinin öldürüldüğü yeri ziyaret etmesine rağmen "Ben kazandım" diyor ve ekliyor:

"Hitler yenildi. Ben Auschwitz'de gelecek hayali ellerinden çalınan çocukların anısına, 39 yaşımda kendi hayalim olan doktorluk eğitimine başladım. Yaramız kapanmadı elbet ama acım bugün biraz azaldı."

Telif hakkı seref isler
Image caption Tarihin kara sayfasına inat Auschwitz'de kurulan arkadaşlık: Soldan sağa Antje Grabley, Marta Roth, Şeref İşler, Jacek Bribram

İlgili haberler