DERGİ - Kentleri doğaya açmak ne kadar mümkün?

İnsanın kırdan kente göçü görülmedik boyutlara ulaştı. Bazıları kentlerde oluşturulacak ekosistemlerin diğer canlı türlerinin de yararına olacağına inanıyor.

Kentleri tümüyle insanlar şekillendiriyor. Bunu yaparken bazı canlı türlerine kapılarını açıp diğerlerininse yaşamasına izin vermiyor. İnsan yarattığı beton ve cam yığınları ve sanayi etkinliği ile kentin sınırları içinde tutulabilirse dünyanın geri kalan kısmı da yeniden doğal ortamına dönebilir.

Fakat kentler etrafından izole değildir. Büyük tarlalarda üretilen ürünlerle beslenir, ormandan kereste, yerden mineral, denizden balık, nehirden su alır. Tüketimin boyutuna bağlı olarak bir kent kapladığı alanın kat kat üstünde, çevrede izini bırakır.

Uzmanların hesabına göre, dünya nüfusunun tamamının büyük bir kentte toplandığını ve kentteki nüfus yoğunluğunun Paris’tekine eşdeğer olduğunu düşünürsek 350 bin kilometre karelik, yani ABD’nin üç eyaleti büyüklüğünde bir alanı kaplayacaktır. Fakat herkes yan yana çiftlik evinde yaşıyor olsaydı tüm ihtiyaçlarını karşılamak için dört gezegen daha gerekirdi.

‘Anthropocene’ çağı

Kentlerin kapladığı alan bugün dünya topraklarının yüzde 2’sini oluşturuyor. Fakat 2030’a kadar bu oranın yüzde 10’a tırmanması bekleniyor. Yani 1,2 milyon kilometre karelik bir arazi daha kentsel yapılaşma alanına dönüşecek. Örneğin Amazon Brezilya’nın en hızlı kentleşme bölgesini oluşturuyor ve hali hazırda 25 milyon kişiye yerleşim alanı sağlıyor.

Fakat kentlerin sunduğu çevre koruma olanakları iyi kullanılırsa, insan faaliyetlerinin dünyanın ekosistemi üzerinde derin etkilerinin olması beklenen ‘Anthropocene’ çağında kent halkı çok daha etkin yaşama yollarını bulmak zorunda olacak.

Kentlerin yeni yöntemlerle doğayı içermesi gerekecek. Parklar ve yeşil alanlar sadece yer seviyesinde değil yükseklerde de kurularak kuşlar ve diğer canlılar için çekim alanı olacak. Örneğin Singapur’da bir otelin 56. katında bir park bulunuyor.

Binaların çeşitli katlarında bitki yetiştirecek şekilde düzenlemeler de yapılıyor, fakat sulama vb. pratik sorunlar buralarda geniş çaplı tarım ürünleri yetiştirmeyi şimdilik olanaklı kılmıyor. Berlin’de binaların teraslarında balık çiftlikleri kurma girişimleri başlatıldı.

New York’ta yerden yükseltilmiş bir şekilde inşa edilmiş ama artık kullanılmayan demiryolu, ağaçlı çiçekli güzel bir yürüyüş alanına dönüştürüldü. Londra’da da kullanım dışı eski sanayi alanlarında benzer çalışmalar yapılıyor.

Genetik miras

Bugün kentleri ve içindeki biyofiziksel etkileşimleri inceleyen yeni bir ekoloji dalı var. İnsan eliyle yaratılmış ortamlarda yaşamını sürdüren canlı sayısı şaşırtıcı derecede fazla. Sydney’deki meyve yarasaları, Londra’da şehir içindeki en küçük yeşil alanlarda yuvalanan tilkiler, gökdelenlere yuva yapan şahinler bunlara örnek verilebilir. Martılar denizde balık bulamayınca kıyıdan onlarca kilometre uzaktaki kent merkezlerinde barınarak buradaki yiyecek artıklarıyla besleniyor.

Geleneksel çevre korumacılar ve yabanıl hayat takipçileri şehirlerde yayılan bu yeni duruma değer vermeyi öğrenecek mi zamanla göreceğiz. Fakat insan eseri bahçelerde barınan bu canlıların bırakacağı genetik bir miras da olacaktır.

Örneğin beton ortama ayak uydurmak için gece kelebeklerinin renk tonunda değişiklikler oldu. Aynı şekilde kuşlar da kent trafiğinde seslerini duyurmak için daha yüksek sesli ötüyor. Sıçan, fare ve hamamböceklerinin yeni türlerinin ortaya çıktığı da bilinen bir gerçek.

Bu makalenin İngilizce aslını BBC Future’da okuyabilirsiniz.

Dergideki diğer makalelere buradan ulaşabilirsiniz.