1990'larda sivil ölümleri: 'Ne çok terörist vurulmuş'

Çözüm sürecinin sona ermesiyle, çözüm için kullanılan ılımlı dil de yerini karşılıklı suçlamalara ve sert söylemlere bıraktı.

Güneydoğu'dan ölüm haberleri gelirken, siyaset ve medyada da "terörist ölümleri, sivil ölümleri ve şehit haberleri" konuşulur oldu.

Bu, Türkiye'nin yakın tarihine bakanlar için aslında çok yabancı bir dil değil.

Güneydoğu'da 1980'ler ve 1990'ların başında gazetecilik yapan Cengiz Mumay da "Ne çok terörist vurulmuş" adlı kitabında bu tarihte yaşananlara bakıyor ve özellikle de sivil ölümlerine odaklanıyor.

'Askerin moralini bozmamak için'

Cengiz Mumay, sorularımızı yanıtlarken 'yanlışlıkla öldürülenlerle' ilgili devlet tutumunu gözlemlerinden yola çıkarak şöyle anlatıyor:

"Bu tür ihlallerden sonra devlet kurban, fire vermek istemediği ve askerin moralini de bozmak istemediği için yanlışlıkla vurmuş olduğu halde 'ölü ele geçirildi' diyor."

1980'ler sonu, 1990'lar başında yaşananları, 7 Haziran sonrası sokağa çıkma yasağı ilan edilen ve sivil ölümlerinin yaşandığı Cizre'ye benzetiyor:

"Çatışmalar kentin içine indiğinde güvenlik güçleri için de ayırmak çok güç oluyor. Devlet güvenlik gücüne 'Bu işi çöz, arkandayım' diyor."

TIKLAYIN: CİZRELİLER SOKAĞA ÇIKMA YASAĞI GÜNLERİNİ ANLATIYOR

Gazetecilik yaptığı dönemde sivillere yönelik özellikle insan hakları ihlallerine odaklanan Cengiz Mumay, "Güvenlik güçlerini, o talimatları yerine getirmekle yükümlü askerleri hiç dinlediniz mi? Onlar ne diyor?" sorusuna da 1990 yılında Cizre'deki Nevruz kutlamalarında yaşadığı bir anekdotla yanıt veriyor:

"İki çocuğun Cizre köprüsünde panzer altında kalması nedeniyle ciddi infial vardı. Fotomuhabir Ali Öz'le bir otele attık kendimizi. Ali meydanı görüyor diye fotoğraf çekmek için çatıya çıktı. Tank taburundan ona ateş açıldı. Ateş isabet etmedi ama düşüp parmağını kırdı. Sonra 5-6 tane özel tim girdi odaya. 'Kim o çatıdaki silahlı?' diye sordu.

"Gazeteci olduğumuzu anlayınca konuşmaya başladık. Bana 'Sen oraya telefotoyla çıkarsan biz silah zannederiz ve ateş açarız. Bizim de hiç can güvenliğimiz yok, arkadaşlarımız ölüyor. Önlemek zorundayız.' demişti." diye anlatıyor.

Köy yakmaların başlangıcı

Çatışmaların yoğun olduğu dönemde güvenlik güçlerinin PKK'lılar ile köylüleri ayırt etmekte zorlandıklarını ve resmi olarak sokağa çıkma yasağı ilan edilmediği dönemlerde bile tarlasına gitmek isteyen sivillerin hedefte olduğunu söyleyen Mumay, bölgedeki köy halkının da devlet ile PKK arasında sıkıştığını belirtiyor.

Telif hakkı epa

Kitapta anlatılan birçok olay da o arada kalanlarla ilgili.

"Cudi'nin, Gabar'ın eteğinde bir yer düşünün" diyor Mumay, "Çevresinde PKK sığınakları var. Ekmek, su almaya köye iniyorlar. Köylüler de yardım ve yataklıktan suçlanıyor. Sonra vermek istemediklerinde de PKK'lılar bu sefer zorla alıyor. Buna da çok tanık oldum. Köy boşaltmalar, köy yakmalar işte böyle başladı."

Halkı devlet ile PKK arasında bırakan bir diğer mesele de koruculuk sistemiydi Mumay'a göre.

"Bu kitaptaki ölüm oylarının çoğunda da koruculuk sisteminin etkisi var. Devletin silahlarını ele geçirdiğiniz anda, karşıya otomatik olarak moral üstünlüğü sağlıyorsunuz. Bir yandan da bölgede arazi anlaşmazlıkları, kan davaları var."

Mumay'ın anlattıkları bana 7 Haziran öncesi korucularla Batman'ın Sason ilçesinde yaptığım görüşmeleri hatırlattı.

Bir korucu 1990'ları anlatırken, "Burada insanlar birbirlerini kan davaları yüzünden öldürüyordu, koruculuk sistemiyle üstüne para ve silah vermeye başladılar" demişti.

Halkın koruculuk sistemi ve çatışmaların arasına sıkışmasının yanı sıra, iki dönem arasında gazetecilerin çalışma şartları açısından da benzerlikler var

Cengiz Mumay, gazete sahipleri ve yazı işlerinin devletin resmi diline içselleştirmiş bir anlayışla hareket etmelerine ek olarak, gazeteciler açısından bir başka sorunun da güvenlik güçleri ve yetkililerin baskısı altında çalışmaları olduğunu vurguluyor.

İlgili haberler