Hangi Clinton?

Televizyonda borsa haberlerini izlerken ekranda birdenbire flaşlar patlıyor, yayın kesiliyor ve spiker bir son dakika haberi anons ediyor.

Ardından Amerika Birleşik Devletleri Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın öfkeli yüzü kaplıyor ekranı.

Ve konuşmaya başlıyor Clinton:

"Bana, kocamın bu konuda ne düşündüğünü soruyorsunuz" diyor, sert bir sesle.

"Ama Amerika Birleşik Devletleri'nin Dışişleri Bakanı kocam değil, benim. Eğer benim fikrimi soruyorsanız, söyleyeyim."

Ne olduğunu anlayamıyorum.

Eşime, "Clinton Afrika'da değil miydi?" diye sorarken, spiker olayı açıklamaya girişiyor.

Meğer Kongo'da bir toplantıda, bir öğrencinin sorusunu tercüman yanlış çevirince ve Clinton, kendisinden kocasının, yani Amerika Birleşik Devletleri'nin eski Başkanı Bill Clinton'ın bir konudaki fikrinin ne olduğunun sorulduğunu sanınca, koca süper devletin dışişleri bakanı küplere binmiş ve genç Afrikalı öğrenciyi azarlamaya başlamış.

Önce sinirleniyorum.

Öyle ya, dünyada bir sürü başka olay varken, Hillary Clinton'ın, üstelik de bir yanlış anlamadan dolayı öfkelenmesini "son dakika haberi" olarak vermenin fazla bir anlamı yok.

Ama sonra, son günlerde Amerika Birleşik Devletleri'nde muhalefet yanlısı medyanın salvoları geliyor aklıma.

Bu olaydan birkaç gün önce Bill Clinton, ülkesinin yıllardır siyasi bir boğuşma içinde olduğu Kuzey Kore'ye giderek, Kuzey Kore Devlet Başkanı Kim Jong-il ile buluştu.

Kim ile kameralara poz verdikten sonra, bunun karşılığında Kuzey Kore'nin casusluk yaptıkları iddiasıyla oniki yıl için bir çalışma kampına kapattığı iki Amerikalı genç kadın gazeteciyi de yanına alarak, geri döndü.

Bütün Amerika, iki vatandaşlarının kurtuluşunu memnuniyetle karşılarken, muhalefet, "devletin dışişlerini dışişleri bakanı değil, onun kocası yürütüyor, üstelik bunu Amerika Birleşik Devletleri'nin düşmanlarıyla kameralara poz vererek yapıyor" tarzında bir kampanyaya başladı.

O noktada Hillary Clinton kendini tuttu.

"Kocam gitti Kore'ye, ama benim herşeyden haberim var" dedi.

Beyaz Saray da kamuoyuna, Kuzey Kore'nin, iki gazetecinin serbest bırakılması için Bill Clinton'ın Kuzey Kore'ye gelmesini şart koştuğu bilgisini sızdırdı.

Böylece kampanya durdu, ama Kongo'da beklenmedik bir anda benzer bir soruyla karşılaştığını düşününce Hillary Clinton patlayıverdi.

Karşımdaki ekranda, biri hep Hillary Clinton'ı savunan bir kadın yorumcu, diğeriyse hep onu eleştiren siyah bir yorumcu kapışıyor ve tartışma büyüyor.

Hepsi iyi de, bu tartışmanın başlamasından Clintonlar ve yandaşları neden bu kadar rahatsız oluyor?

Aslında bu tartışmayı bundan yaklaşık bir-birbuçuk yıl önce kendileri başlatmamış mıydı?

O tarihlerde Hillary Clinton daha başkan adayıydı ve arka sıralardan kopup gelen Barack Obama'yı durdurmak için bin türlü manevra yapıyordu.

Bu sayısız manevralardan biri de, manavların "üç lira beş kilo" hesabına benzer şekilde, "beni seçerseniz, deneyimli politikacı Bill Clinton'ı da seçeceksiniz" propagandasıydı.

Hatta bu propaganda o kadar etkili olmuştu ki, o günlerde yapılan kamuoyu araştırmalarında, Hillary Clinton'a oy vermek istediklerini söyleyenlerin oldukça büyük bir kısmının, buna, Bill Clinton'ı tekrar daha aktif bir rolde görme arzusu duymalarını gerekçe gösterdikleri ortaya çıkmıştı.

İşte şimdi tam da bu oluyor.

Bill Clinton daha aktif bir rol alıyor ve bu hiç de Amerika Birleşik Devletleri'nin aleyhine olmuyor.

Bütün bunlar aklımdan geçerken televizyonda tekrar borsa haberleri başlıyor.

Benim de düşüncelerim günün gerçeklerine dönüyor ve birden farkına varıyorum ki, aslında ortada ciddi bir sorun yok.

Tek sorun, yaz aylarında verecek başka haber bulamayan televizyoncu meslektaşlarımın Kongo'daki olayı büyütmesi.