'Çevreci Almanya' Kopenhag'da temkinli

İnsanoğlunun iklim değişikliğini elinden geldiği ölçüde denetlemesini savunan, çevre korumanın önemine inanan bir insanım ben.

Image caption Almanlar, başkalarından fazla çalıştıkları için daha zengin olduklarına inanıyor

Ama Kopenhag Zirvesi beni heyecanlandırmıyor.

Kyoto Protokolü'nün imzalanmasından bu yana geçen 10 yılda yapılan sayısız ve sonuçsuz zirveyi hatırlıyorum.

Dünyadaki birçok ulusun bu konuda pek sağduyu sahibi olduğuna inanmadığım gibi, bundan sonra da tavırlarının değişeceğini sanmıyorum.

Bu bakımdan, tam bir Alman gibi tepki veriyorum.

1997'de yapılan Kyoto Zirvesi'nin iddialı sonuçlarını büyük bir coşkuyla karşılayan Almanlar, bugün daha dikkatli ve soğukkanlı olmaya özen gösteriyor.

Alman hükümeti de, kalkınmakta olan ülkelere maddi destek sağlamaktan kaçmanın yollarını arıyor.

Haklılar mı?

Almanya, Yeşiller Partisi'nin kurulduğu ilk ülke

Almanya, enerji ihtiyacını yenilenebilir kaynaklardan sağlama oranı en yüksek olan ülkelerden biri.

Gerçi konuyu araştıran herkes başka bir rakam elde ediyor, ama kesin olan şu:

Şimdiye kadar alınan önlemlerle, 2020 yılında Almanya, toplam enerji ihtiyacının en az üçte birini, hatta bazı daha iyimser hesaplamalara göre, yarısını yenilenebilir kaynaklardan karşılıyor olacak.

Küçümsenebilecek bir başarı değil bu.

Ayrıca Almanya, siyasi programının merkezine en önemli konu olarak çevre sorununu yerleştiren bir Yeşiller Partisi'nin dünyada ilk kurulduğu ülke.

Bu partinin kurulmasından sonra geçen yaklaşık 30 yıl içinde ülkede çevre sorununu en önemli konulardan biri olarak algılamayan ciddi bir parti kalmadı.

Image caption Başbakan Merkel, 'Çevre başbakanı' olarak anılmak isteniyor

Hatta muhafazakâr Başbakan Angela Merkel bile, adının tarihe, mesela bir "ailelerin başbakanı" ya da "sanayicilerin başbakanı" sıfatıyla değil, "çevre başbakanı" olarak geçmesini arzu ediyor.

İklim değişikliğine karşı mücadelede Almanların kültürel ve tarihsel bazı avantajları olması da Almanların bu alanda diğer uluslardan önde olmasına yardımcı oluyor.

Alman kültürü, doğayla içiçe olmayı yüzyıllardan beri önemseyen, hatta sanayileşmenin başlamasından beri doğaya dönüşü özendiren bir kültür.

O kadar ki, nasyonal sosyalizm döneminde dahi, insanların en çok ilgi gösterdiği kuruluş, dağlara, ormanlara geziler düzenleyen Alman Doğa Birliği olmuş.

Güney Almanya'yı gezerken etrafına biraz dikkatli bakanlar, bu bölgenin sert kışlarının orada inşa edilen evlerin geleneksel olarak ne kadar başarılı bir ısı izolasyonuna sahip olduğunu farkeder.

Zaten enerji tüketimini azaltmak, çevre kirlenmesini ve dolayısıyla iklim değişikliğini önlemenin ilk adımı kabul edilmiyor mu?

İşte çevre koruma yolunda bu kadar çok adım atmış ve çevrenin korunması gerektiğini bu kadar içselleştirmiş, ama aynı zamanda başkalarının bir anlamda har vurup harman savurduğunu yaşamış bir ulus olarak, Almanlar Kopenhag'da yoğurdu üfleyerek yemekten yana.

Ama bunda Almanların başka çıkarlarının rolü yok mu?

Var tabii.

'Daha fazla çalıştığımız için daha zenginiz'

Bu da yine Almanların yüzyıllar içinde kendi kendilerini inandırdıkları bir efsaneden kaynaklanıyor.

Almanların çoğu, kendilerinin başkalarından daha fazla çalıştığına ve o yüzden onlardan daha zengin olduklarına inanıyor.

Bu inanç, bugün Kopenhag'da tartışılan önlemleri Almanya'nın pek de yürekten desteklememesine yol açıyor.

Almanlar, kalkınmakta olan uluslara neden maddi yardım yapmak gerektiğini açıkçası anlamıyor.

Güney Almanya'da bir bölgenin işveren temsilcisi ve büyük bir otomotiv şirketiyle çok iyi ilişkisi olan bir tanıdığımın sözleri, bu psikolojiyi bana en iyi anlatan sözler oldu.

Bir bira sohbetinde bu tanıdığım, kısaca Türkiye'nin neden Avrupa Birliği'ne girmemesi gerektiğini ve Almanya'da yaşayan Türklerin toplumsal yaşama nasıl zarar verdiğini kendince açıkladıktan sonra, "neden para verelim kalkınmakta olan ülkelere" diye sordu.

"Biz bu paraları ağaçtan toplamadık. Çalışarak kazandık. Onlar da çalışsın, ama aynı zamanda da çevreye zarar vermemeye bizim kadar özen göstersin. Hem bizim paramızla kalkınacaklar, hem de onların çevreye verdiği zararı biz düzelteceğiz, öyle mi? Yok öyle şey!" diyen bu kişi, birçok Almanın, "Söylemek ayıp olur" düşüncesiyle açıkça ifade etmediklerini bir çırpıda sıralayıverdi.

İşte halkın bu psikolojisi, sanayicilerin çevreyi ve iklimi korumanın masraflarını kabullenmekten kaçınma eğilimiyle birleşince, Kopenhag Zirvesi'nde alınmak istenen önlemleri teşvik eden değil, tıkayan bir Almanya tablosu ortaya çıkıyor.