Kişisel bir Avrupa Şampiyonası tarihi

Telif hakkı GETTY IMAGES
Image caption Euro 1984'te finali Fransa ve İspanya oynamıştı.

Yıllardır spor tarihi yazmaya çalışan biri olarak bazen pas geliyor; haliyle de köşeye bırakmamak olmuyor. Müsaadenizle kendi Avrupa Şampiyonası tarihim...

Yalan yok, ilk takip ettiğim büyük futbol organizasyonu 1982 Dünya Kupası'ydı. Henüz okula bile gitmiyordum.

Toplu olarak izlenen maçlarda, sanki kendi ülkeleri oynuyormuşçasına sevinen insanları pek garipsemiştim.

Biricik aşkım olan babaanneme bunu sorduysam da cevap alamamıştım. Bir şey dememişti rahmetli, belli ki her şeyi kendi kendime keşfetmemi istemişti.

Zaten bu sudan çıkmış balık hali de bir sonraki kupada yerini başka bir şeye terk edecekti…

Panini albümüyle hazırlık

1984 Avrupa Futbol Şampiyonası'na iyi hazırlanmıştım. Artık market olan sokağın köşesinde Seyfi Bakkal vardı. Ondan aldığım Panini albümü sayesinde birçok futbolcunun adını turnuva başlamadan biliyordum.

Büyüklerim şaşırıyordu. Allah bilir telaffuzumla dalga geçiyorlardı. Okuma-yazma bilmek kapılar açıyordu, kazanılan iddialar gofret olarak dönüyordu.

Tabii büyükbabam şunu bilmiyordu, kaybettiği iki gofretten birisi alınıyor, diğer para Panini çıkartmalarına gidiyordu; tıpkı cebime konulan harçlığın neredeyse tamamının da gittiği gibi.

Uzatmalara giden Fransa - Portekiz yarı finalini hiç unutmam. Annemden alınan özel izinle büyük babamlarda izlediğim mücadelenin son anlarında gelen Platini golüyle dünyalar benim olmuştu. Ziyadesiyle "gofret" kazanılmış, bütçe ona göre planlanmıştı.

Finali ise dün gibi hatırlıyorum.

Telif hakkı ALI MURAT HAMARAT
Image caption 1984 Avrupa Şampiyonası Panini albümü.

Tatile gitmiştik annemle. Devir eski, öyle odalarda televizyon melevizyon yok. Tatil köyünün salonunda o zamanlar için büyük, bugün minicik ekranlı bir televizyon bulunuyordu. Aşağı yukarı elli kişi ilk düdüğü bekliyordu.

Fransızları saymazsanız, herkes İspanya'yı tutuyordu. Ben hariç... Kazandığım ek harçlık baldan tatlı gelmişti; "kraldan fazla kralcı" olduğum ilk gün de o olsa gerek ya neyse.

Ne zamanki o zamanlar tek kanallı olan TRT yayına geçti, Fransızlar delirmişti. Platini'yi beyaz camda gören bir vatandaşı, televizyona yapışıp yürüyen ilahlarını öpüyordu. Birine bu kadar tapılabilir miydi?

İlk düdükle beraber Kemer'de müthiş bir hava vardı. Kırkın üzerinde insan Fenerbahçe Marşı'nı söylüyor, nakaratta Viva España'ya dönüyordu. Platini'nin attığı golü Arconada yumurtladığında havalara zıplamıştım.

Fransızlar marşlara başlarken, Kemer'de anlamlarını bilmediğim Türkçe tekerlemeler birbirini kovalamıştı. Zaten onları tekrarlasam, ağzıma biber sürülmesinin garantisi de vardı!

İkinci golü iskemlede zıplayarak izlemiş, top ağlara değdikten sonra omuzlara alınmıştım.

Belki de ilk o gün futbolun ülkelerden değil, duygulardan beslenen apayrı bir dili olduğunu anlamıştım.

Hollanda modası

Bizimkisi bir aşk hikâyesiydi. Nedense bir Blok dağılıncaya kadar her büyük organizasyonda Sovyetler Birliği'ni desteklemiştim. Olimpiyat'tan dünya şampiyonalarına, futboldan basketbola, voleyboldan buz hokeyine... Hayır öyle ideolojik bir sebebi de yoktu fakat formalarını seviyor, nedense milli marşlarına bayılıyordum.

Madem favori atımı söyledim, plaseyi de paylaşayayım: İngiltere. Futbolun beşiği sıfır çekerken, Hollanda'ya kurulmuştum. Marco van Basten adındaki bir forvet perişan etmişti benim ikinci takımı.

Hatta Portakallar İrlanda karşısında son dakikalarda bulduğu golle yollarına devam ettiklerinde bayağı üzülmüştüm. Tuttuğum turnuva defterini o gün atmıştım. Evet, nedendir bilinmez golleri, kartları kaydetmiş, kendimce yıldızlar vermiştim oyunculara. Ama Wim Kieft sağ olsun, o notlar çöpü boylamıştı.

Telif hakkı GETTY IMAGES
Image caption Hollandalı oyuncu Marco van Basten.

O Hollanda yarı finalde Batı Almanya'yı geçtiğinde, halamın evine karanlık çökmüştü; en azından benim için. Adamlar kimi tutsam yeniyordu; finalde de benim asıl gönül verdiğim takımla oynayacaklardı.

54. dakikaya kadar Sovyetler Birliği'ne gönül veren o ortaokul öğrencisi, o malum andan sonra bir anda dönüverdi.

  • Türkiye'nin Avrupa Futbol Şampiyonası serüveni

Marco van Basten asrın golüne imza atarken, bir hayran da İstanbul'dan kazanmıştı. O çocuk, Hollandalı yıldızın futbolu bıraktığı gün hüngür hüngür ağlayacaktı.

Söylemeye gerek yok, 1992 Avrupa Futbol Şampiyonası'nda tarafım belliydi, Hollanda'daki bir golcü benim için futbolun anlamı demekti. İşte o da gitti, penaltı atışlarına kalan yarı finalde Schmeichel'e takılınca kupa "plajlardan gelen" Danimarka'ya gitmişti.

Finali pek bir isteksiz takip etmiştim. Hatta izlediğim Avrupa Şampiyonası finalleri içinde en az hatırladığım da odur ya neyse. Yıllar sonra internetten izlediğimde de hafiften sıkılmıştım.

İlk heyecan

1996 Avrupa Futbol Şampiyonası şüphesiz hepimiz için bambaşka bir olaydı.

Yıllardır ekranlardan takip ettiğimiz organizasyona katılma hakkını elde etmiştik. Kafamızda maçları oynuyor, nedense gruptan rahat çıkıyorduk.

Kazın ayağı öyle olmamıştı. Hırvatistan'a son dakikalarda boyun eğerken, arkadaşlarla uzun uzun Alpay'ı konuşuyorduk.

Aradan 20 yıl geçse de aynı pozisyonu konuşuyoruz ya neyse. Hırçın stoperin yapmadığı bir faul yüzünden bu kadar hatırlanıyor olması futbolun cilvesi olsa gerek.

Telif hakkı GETTY IMAGES
Image caption Euro 96'da Türk taraftarlar.

Portekiz maçını da tek golle kaybedip erken havlu atmıştık. Bari gol atalım dediğimiz Danimarka maçında fark yemiştik. Yine de mutluyduk, biz de organizasyonun bir parçası olmuştuk. Bir nevi kılıçla yaşayan kılıçla ölmüş; çeyrek finallerde penaltı atışlarıyla gülen Fransa ile İngiltere, yarı finalde penaltı atışlarıyla ağlamıştı.

Finalde Oliver Bierhoff bir normal, bir altın gol atıyor, Almanya gönüllerin şampiyonu Çek Cumhuriyeti'ni deviriyordu. O gol sırasında kız arkadaşıyla konuşan bu satırların yazarının ağzından tatsız kelimeler dökülüyordu. Neyse ki büyümüştüm, artık gönül almayı da becerebiliyordum.

Bitir hoca bitir!

Malum Euro 2000'de önce puan almıştık, ardından galibiyetle tanışarak çeyrek finale kalmıştık. Bizim maçları uzun uzun anlatmaya gerek yok. Birçoğunuz sanki dün gibi hatırlıyor olsa gerek.

İtalya mağlubiyeti, İsveç beraberliği derken ev sahiplerinden Belçika karşısında gelen galibiyet milyonları sokağa dökmüştü.

Ayıptır söylemesi arkadaşlarımla beraber konvoya çıkmış, hatta Bağdat Caddesi'nde Timsah yürüyüşü başlatmıştık. Rüyamızda görsek biz inanmazdık da oyuncular inanmış ve başarmıştı. Bir zamanların Heysel Stadyumu'nda Belçika çuval dolusu gol kaçırmıştı.

Çeyrek finaldeki Portekiz maçını nezih bir doğum gününde izlemiştim. Aksi takdirde bu sefer yapacağını yapan Alpay'a neler derdim kestiremiyorum. Şaka bir tarafa onun gördüğü gereksiz kırmızı kartın üstüne bir de Arif'in kaçırdığı penaltı kesilen pastanın üstüne tuz biber ekmişti.

Direkten dönen toplar, kaçan penaltılarla hatırlanan Hollanda-İtalya yarı finalini unutan var mı? "Portakallar zaten ne zaman beyaz noktada güldü" diyeyim devam edeyim.

Finali bir lokalde izlemiştik arkadaşlarla. Hakem Anders Frisk'e "Hoca bitir" diye bağırırken, Sylvain Wiltord uzatmalarda skoru eşitlemiş, David Trezeguet altın golle işi bitirmişti. Yine kaybeden tarafı desteklediğim bir final geride kalmıştı.

Kral Otto

Euro 2004'ü hızlı geçeyim. Zaten Komşu dışında çok hatırlamak isteyen yok. Eurovizyon'da yıllarca birbirlerine yüksek puan veren İsveç ile Danimarka'nın 2-2 berabere kalmasıyla gruptan çıkamayacak İtalya - inanmazsınız maç öyle bitmişti- erken havlu atmış, savunmasıyla dikkat çeken Yunanistan bir bir turları geçerek kupaya uzanmıştı.

Finali tek değil yarım göz izlemiştim.

Telif hakkı GETTY IMAGES
Image caption Otto Rehhagel 2004'te Yunanistan'ı şampiyonluğa taşımıştı.

Traianos Dellas, Angelos Basinas, Angelos Charisteas, Theodoros Zagorakis alınmasın, kulübedeki teknik direktör olmasa, o zafer gelmezdi.

Hâlâ merak ediyorum, Otto Rehhagel acaba ölünce nereye gömülecek diye. Almanya'yı bilmem de Atina'da kocaman bir anıt dikseler yeri.

Biz bitti demeden bitmez

Euro 2008'e Portekiz mağlubiyetiyle başlamıştık. Yer yer Nuh Tufanı'nı andıran koşullarda İsviçre galibiyeti geldiğinde anlamıştım Çek Cumhuriyeti maçının farklı olacağını.

O karşılaşma hiç düşündüğüm gibi başlamamış, kimsenin hayal bile edemeyeceği bir şekilde bitmişti.

Son 15 dakika bizim için rüya, onlar için kâbus demek...

Hırvatistan ile oynadığımız çeyrek final maçında gazetedeydim. Hatta maçı yazıyordum. Semih 122'de milyonları havaya uçururken, beni ve o karşılaşmayı yazan birçoklarını klavyeye gömmüştü.

Telif hakkı GETTY IMAGES
Image caption Türkiye 2008'de Almanya ile yarı finalde karşı karşıya gelmişti.

Hemen toparlamış, sakince yazmaya devam etmiştim. Bir gazeteci arkadaş o sırada yazdığımı görüp "daha penaltılar atılmadı ki sen bizi yarı finale yollamışsın" demişti. Hakikaten o golden sonra kim elenirdi ki?

Yarı finaldeki Almanya maçını da yazmıştım. Lahm'ın golü son dakikada geldiğinden ve bizim gazete erken matbaaya gittiğinden tekrarını ancak evde izleyebilmiştim.

Tesadüf, finali Almanlarla izlemiş, İspanya'yı desteklemiştim.

Son Avrupa Şampiyonası'nda bu sefer bir internet sitesinde çalışıyordum. Haberleri çok daha yakından takip ediyorduk.

İrlandalıların elenirken söyledikleri marş gözleri doldururken, içten içe İspanya'nın serisini sürdürerek tarihe geçmesini istiyordum; ne de olsa artık spor tarihi de yazıyordum; böyle olayları bekliyordum...

İlgili haberler