Mustafa Kemal İngiliz istihbarat raporlarında: Tehlikeli biri ve zıtları desteklenmeli, rakipleri bir araya getirilmeli

Mustafa Kemal İngiliz istihbarat raporlarında: Tehlikeli biri ve zıtları desteklenmeli, rakipleri bir araya getirilmeli

Bundan 100 yıl önce hazırlanan İngiliz istihbarat raporları, İngilizlerin Mustafa Kemal Atatürk hakkında bilgi toplama faaliyetlerinin, Mayıs 1919'da Samsun'a gitmesinin ve daha sonra Anadolu'da çeşitli kongrelerle bir mücadele örgütlemeye başlamasının ardından yoğunlaştığını gösteriyor.

İngiliz istihbaratının 1919'un sonlarına doğru yaptığı ilk değerlendirmelerde, Mustafa Kemal ve Anadolu'da başlayan hareket "devrimci ve tehlikeli bir niteliğe sahip" olarak tanımlanırken, zıtlarının desteklenmesi ve rakibi olan hareketlerin bir araya gelmesinin teşvik edilmesi gerektiği belirtiliyor.

BBC Türkçe, British Library'de yer alan, İngiliz devletine ait artık gizliliği kaldırılmış istihbarat raporlarına ve resmi belgelere ulaştı.

BBC Türkçe'nin ulaştığı belgeler, Ekim ile Aralık 1919 arasındaki üç aylık dönemde, Türkiye'deki İngiliz yetkililerin Londra'daki makamlara Mustafa Kemal ve Anadolu'daki henüz yeni yeni örgütlemeye başladığı hareketle ilgili gönderdiği raporları ve yaptıkları ilk değerlendirmeleri kapsıyor.

Belgelerde, mütareke döneminde İstanbul'da bulunan İngiltere Yüksek Komiserliği, istihbarat memurları ve ordu komutanlarının, Londra'daki Savaş Bakanlığı ile Dışişleri Bakanlığı'na gönderdiği raporlar yer alıyor.

Raporlarda, o dönem Türkiye'de bulunan İngiliz yetkililerin, Anadolu'da henüz yeni yeni örgütlenmeye başlayan milli mücadelenin halkın desteğini toplamaya başladığı ve Osmanlı İmparatorluğu'nun kaderini belirleyecek olan anlaşmanın ağır şartlar dayatması halinde silahlı mücadeleye geçebileceği uyarıları yapılıyor.

İngilizlere göre, Anadolu'da örgütlenen milli mücadele İzmir'in işgaline doğan tepkiyle beslenerek, giderek daha güçlenen bir yapılanma haline geliyor.

Belgeler mütareke dönemine, Sevr öncesine ait

Söz konusu belgelerin hazırlandığı dönem, 1918 yılında Birinci Dünya Savaşı sonrasında kazanan İtilaf Devletleri'nin Osmanlı İmparatorluğu ile imzaladığı Mondros Mütarekesi'nin bir yıl sonrasını kapsıyor.

Bu bir yıllık zaman diliminde Mustafa Kemal, 19 Mayıs 1919'da Osmanlı ordusuna mensup bir müfettiş olarak Samsun'a ulaşıyor ve önce Amasya Genelgesi'nin yayınlanmasını sağlıyor, ardından da Sivas ve Erzurum Kongreleri'ni topluyor.

Image caption Tarih Vakfı Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ö. Alkan

Tarih Vakfı Başkanı ve İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mehmet Ö. Alkan, 1919 yılının anlaşılması için Mondros Mütarekesi'nin imzalandığı 30 Ekim 1918'e bakılması gerektiğini söylüyor.

Mütareke sonrası, İngiliz ordusunun temsilcileri İstanbul, Samsun ve Batı Anadolu'ya konuşlanırken, İzmir Yunan ordusu tarafından işgal ediliyor ve Antalya civarına da İtalyanlar asker çıkartıyor. Fransızlar da Adana civarında bir bölgeyi kontrol ediyor.

Prof. Dr. Alkan, 20'nci yüzyıl için "en uzun yıl gibi tanımlama yapılacak olsa bunun 1919 yılı" olacağını söylüyor ve "Türkiye için de dünya için de her şey yeni başlıyordu, kartlar adeta yeniden dağıtılıyordu. 1919 çok ilginç bir yıldı" diyor.

Alkan, bu dönemde Fransa'nın bir an önce savaşı sonlandıracak bir anlaşmanın yapılmasını istemesine karşın İngiltere'de Türkiye'ye yönelik üç farklı görüşün ortaya çıktığını aktarıyor:

"Bunlardan ilki, Başbakan Lloyd George'un temsil ettiği, Osmanlı İmparatorluğu'nun bir an önce paylaşılması, Batı Anadolu'nun ve Trakya'nın tamamen Yunanlar tarafından işgal edilmesinden yana ve Anadolu'dan Türklerin sökülüp atılmasını savunacak kadar radikal bir bakış açısını savunuyor.

Dönemin Savaş Bakanı Winston Churchill'in temsil ettiği ikinci bakış, radikal bir anlaşmanın Türkleri Bolşevizm'in kucağına itmesinden korkuyor ve daha ılımlı bir anlaşma yapılmasını istiyor.

Üçüncüsü de Hindistan Bakanı Edwin Montagu'nun Hindistan Müslümanlarının tepkisinden çekindiği için bir an önce İstanbul'un Türkiye'de bırakılması ve hilafetin korunmasına yönelik bakışı."

Alkan, İngiliz istihbarat raporlarında "milliyetçi hareket" olarak tanımlanan milli mücadelenin o dönemde "millici hareket" olarak adlandırıldığına dikkat çekiyor.

İlk rapor 1919'un Ekim ayının başlarında

Mustafa Kemal özelinde hazırlanan ilk İngiliz istihbarat raporu da 9 Ekim 1919 tarihini taşıyor. Rapor, o dönem İngiltere'nin işgali altında bulunan Mısır'daki istihbarat birimi tarafından, Fransızlardan alınan belgelere dayanarak hazırlanmış.

"Mustafa Kemal ve milliyetçi (millici) hareket" başlığını taşıyan raporda, bu hareketin ulus çapında İstanbul hükümetine muhalif nitelikte olduğu ve her ne kadar Türkiye'nin toprak bütünlüğünü savunsa da manda sistemine de karşı çıkmadığı belirtiliyor:

"Bu hareket, Yunanistan'ın İzmir işgaliyle başlamış, bunun ardından destek toplamış ve Türk heyetinin Paris'ten dönmesiyle, Yunanların İzmir'de yaptıkları, İtalyanların Antalya'ya çıkması ve Ermeni ile Kürt sorunlarına ilişkin belirsizlikle güçlenmiştir. Hareket, ordunun yardımıyla geniş çaplı bir siyasi direniş olarak kısıtlanmıştır ve daha fazla kışkırtılmadığı sürece silahlı mücadeleye dönüşme ihtimali düşük görülmektedir."

Hazırlanan bu ilk raporda dikkat çeken bir nokta da Mustafa Kemal'in adının "Mustafa Kamil" olarak yazılmış olması.

Ancak, Bağdat'ta bulunan Siyasi Komite'den bir başka yetkili bu rapora ek yaparak, Mustafa Kemal ve amaçları konusunda "iyimser olamadığını" yazıyor:

"Mustafa Kemal'in faaliyetleri veya niyetleri konusunda, ne yazık ki iyimser bir görüş takınamamaktayım. [Kuzey Irak'tan] gelen raporlar ve İstanbul hükümetinin elinin altındaki gerçeklik düzeyi yüksek bilgiler, bu hareketin tehlikeli bir nitelikte olduğunu ve askeri boyut kazanabilecek şekilde bir kargaşayı kışkırtma olasılığı hiç de düşük değildir.

"Siyasi hareketlerin baskıyla yok edilmediğine katılmakla birlikte, baskı uygulamanın ne adil olduğunu ne de elimizdeki tek silah olduğunu düşünüyorum. Zıtlarının bir araya gelmesi teşvik edilmeli ve rakibi olan hedefler yerine getirilmelidir."

İlerleyen dönemlerde yazılan raporlarda ise savaşı sonlandıran bir anlaşma olmamasına karşın yabancı devletlerin işgallerinin halk üzerindeki etkilerine ve Mustafa Kemal'in Anadolu'daki örgütlenmesinin boyutlarına ilişkin detaylı değerlendirmeler yapılıyor.

Telif hakkı Getty Images

İzmir'in işgalinin etkileri

Prof. Dr. Alkan, 1919'un ikinci yarısıyla birlikte İtilaf Devletleri tarafından Mondros Mütarekesi'nin özellikle 7'nci maddesi kullanılarak, savaşı sonlandıran bir anlaşma yapılmadan Türkiye'nin fiili işgaline başlandığına dikkat çekiyor.

Alkan, özellikle Yunan ordusunun İngiltere'nin desteğiyle 15-19 Mayıs 1919 tarihlerinde İzmir'i işgal etmesini "hem Türkiye hem milli mücadele hem de Mustafa Kemal'in liderliği açısından dönüm noktası" olarak tanımlıyor.

İzmir'in işgalinin milli mücadelenin örgütlenmesi ve halk desteği toplaması üzerinde oynadığı kritik rol İngiliz istihbarat raporlarına da yansıyor.

İngiltere Yüksek Komiseri John de Robeck'in Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a 28 Ekim 1919 tarihinde yazdığı raporda, savaşı sonlandıracak anlaşmanın Osmanlı Devleti için "ağır olması muhtemel şartlarının" uygulanmasının İzmir'in işgalinden önce çok daha kolay olacağı değerlendirmesini yapıyor:

"Mütareke ile ezilen ve yenilgiye uğratılan Türkiye, varlığını korumaya yönelik ufacık bir umut dışında her şeyden vazgeçmeye hazırdı.

Geniş halk kitleleri maliyetinden bihaber oldukları barış ve güvenliği arzuluyordu. Doğal olarak İstanbul enkazdan neleri kurtarabileceğini düşünmeye başlamıştı. Bu dönemde (İzmir'in işgaline kadar) barış anlaşmasının şartlarını uygulamaya koymak kolay olurdu."

Yine aynı raporda, İzmir'in işgali "o zamana kadar uyuşuk bir şekilde sağa sola giden karıncaların yuvasının dağıtılmasına", milli mücadelenin liderleri de o ana kadar "her an dayak yemekten korkan yaramaz oğlanlara" benzetiliyor.

İzmir işgalinin "direnişi başlattığına" dikkat çekilen raporda, "Mustafa Kemal, Mayıs ayında (1919 yılı) müfettiş olarak Samsun'a gönderildi. Smyrna'da (İzmir'de) uykuda yakalanan Türkler canlandı. Bir Ermeni devletinin kurulacağını düşünmek için çok neden vardı ve birçokları da bir Pontus Rum devletinin oluşacağınu konuşuyordu. Ordu da yeni bir darbeyi engellemeye kararlıydı. Mustafa Kemal gelir gelmez bu bölgeyi hareketlendirmek için faaliyete geçti. İtilaf Devletleri'nin kontrolü dışında kalan Amasya'yı karargah olarak belirledi. Bu hareket devrimci ve tehlikeli bir niteliğe sahip gibi görünüyor" deniliyor ve şöyle devam ediliyor:

"Bu zamana (İzmir'in işgaline) kadar bu hareketin liderleri her an dayak yemekten korkan yaramaz oğlanlar gibiydi. İtilaf kuvvetlerinden herhangi bir muhalefetle karşılaşmayınca ve Merkezi Hükümetin gereksizliği ve muhtemelen işbirlikçiliği de fark edilince daha çok ön plana çıkmaya başladılar. Bitkin ve yozlaşmış İstanbul Hükümeti'nin Türkleri temsil etmediğini, Türkiye'yi mahvettiğini düşünüyorlar ve kendilerinin Türkleri temsil ettiğini, ülkeyi de yönetebileceklerini göstereceklerini söylüyorlar."

Bundan birkaç gün önce, 20 Ekim 1919'da İngiltere'nin Karadeniz Ordusu Başkomutanı General Sir George Milne'nin Savaş Bakanlığı'na gönderdiği, oradan da Dışişleri Bakanlığı'na aktarılan bir istihbarat raporunda, Mustafa Kemal ve destekçilerinin olmazsa olmaz olarak tanımadığı üç konunun İzmir, Ermenistan ve Trakya meseleleri olduğu belirtiliyor:

"İzmir meselesi önemli. İzmir'de yaşananların o kadar büyük etkisi oldu ki, (Yunan güçlerinin) buradan ayrılması ve Türkiye'ye iade edilmesi artık her Türk'ün en önemli talebi haline geldi.

"Ermenistan meselesinin en kritik noktası, çok az Ermeni'nin kalmış olması ve bağımsız bir Ermenistan kurulması için yapılacak daha büyük planların çok büyük askeri güç gerektirmesi. Bu konuda çok yoğun duygular var. Damat Ferid'in Kabinesi bile çok sert talimatlar yayınlayarak, hiçbir Ermeni'nin geri dönmesine izin verilmeyeceğini ilan etti.

"Trakya meselesiyle ilgili yapılması düşünülen ayarlamaların milliyetçi hareket tarafından kabul edilemez olarak değerlendirileceğini gösteren herhangi bir gösterge yok."

Bu dönemde yazılan raporlarda, İngiliz istihbaratının ağırlıklı olarak iki şekilde bilgi topladığı anlaşılıyor. Bunlardan ilkini, milli mücadeleye bağlı olduğu bilinen kişilerin iletişimlerinin dinlenmesi, ikincisini de İngiliz istihbarat ajanlarının sahada çeşitli kişilerle yaptıkları görüşmeler oluşturuyor.

Telif hakkı Getty Images

Milli mücadele mercek altına alınıyor

1919 yılının sonlarına doğru, İngiliz istihbaratının da giderek daha çok Mustafa Kemal ve milli mücadeleyi mercek altına almaya ve Londra'ya uyarılar yapmaya başladığı görülüyor.

Yazılan ilk raporlarda Atatürk'ün adının dahi doğru yazılmadığını aktaran Alkan bu durumu, "Yerinden gelen istihbarat raporları Kemalist hareketi, milliyetçi hareketi, direniş hareketini az çok doğru teşhis eden bilgilere sahip. Fakat öte yandan bunların Londra'da nasıl yansıdığına baktığımızda, bunun ciddi şekilde ele alınmadığını görüyoruz" diye anlatıyor.

Raporların yazıldığı dönemde henüz Soyadı Kanunu çıkmadığı için daha sonra Atatürk soyadını alacak olan Mustafa Kemal'den bu isimle ya da Mustafa Kemal Paşa olarak bahsediliyor.

Robeck'in Dışişleri Bakanı Lord Curzon'a yolladığı raporda, yapılacak anlaşmanın uygulamaya sokulmasının her geçen gün daha da zorlaştığı belirtiliyor:

"İstanbul'da doğan ve Erzurum'da yuvalanan milliyetçi hareket, Yunan Bölgesi dışında Anadolu'nun tamamını kontrol edecek kadar genişledi ve Trakya'nın da önemli bir bölümünde varlık gösteriyor. Bazı Kürt, Arap ve Tatarların da sempatisini topladı. Merkezi Hükümet, İstanbul'da bir ilçe belediyesine, Milliyetçiler ile İtilaf Devletleri arasında aracıya dönüştü.

"Şu ana kadar her şey yolunda ancak Türkiye'ye sıkıntı yaratacak bir barış teklifi yapıldığında madalyonun diğer yüzü de ortaya çıkacak. Milliyetçiler örgütleniyor, moral topluyor, takibat yapıyor, eleman devşiriyor, para topluyor ve Türkiye'nin bölünmesine ya da yabancı devletlerin kontrolü altına girmesine karşı çıkmak için uyuşuk insanları canlandırmaya çalışıyor. Şu ana kadar da başarı sağladılar. Her geçen gün barış anlaşmasının uygulamaya sokulması daha da zor bir hal alıyor."

Prof. Dr. Alkan, İngiltere'nin Osmanlı ordusunun dağıtılmış ve silahlarına da el konulmuş olmasından dolayı bir silahlı direniş olabileceği yönünde bir beklentisi olmadığına ancak 1919 yılının ortalarından itibaren bu ihtimali "doğru şekilde tahmin eden" istihbarat memurlarının olduğuna dikkat çekiyor.

Alkan, "Bu istihbarat memurlarının ilk gözlemlediği konu Türkiye'deki direniş hareketinin çok meşru bir yoldan kendisini ifade etmeye başladığı yönünde ki o meşru yol parlamenter yol. Bu durm, elbette parlamentonun doğduğu ülke olmakla övünen İngiltere için bir sürpriz. Kendisine karşı verilecek mücadele de seçim ve parlamento aracılığıyla verildi" diyor.

General Milne'nin hazırladığı raporda da benzer değerlendirmeler yer alıyor. Raporda, millici hareketin Türkiye'de kamuoyunun desteğini topladığı ve destekçilerinin de önemli pozisyonlara getirilmeleriyle bu desteğin giderek arttığı belirtiliyor.

Milne, millici hareketin o dönemde silahlı direniş fikriyle "flört ettiğini" ifade ediyor:

"Bu yolu tercih etmeleri durumunda ateşle oynamış olacaklarının ve felakete yol açacaklarının farkındalar. Ancak silahlı mücadele fikrini Barış Konferansını etkilemek için istiyorlar. Zira halkın bildiği tek örgütlenme biçimi de bu.

"Barış Konferansı'nda Türkiye için çok ağır sonuçlar doğuracak kararların alınması ve İstanbul'daki yöneticilerin isyankarları kontrol altında tutamaması halinde millici hareket, İtilaf Devletleri'nin askeri planları üzerinde büyük etki yaratır. Halk silahlı ve ilk kez birlik olmuş durumda. Milliyetçi bir ayaklanma olması halinde kullanılması gereken askeri gücün boyutlarını hesaplamak zor."

Gayrimüslimlerin kaygıları istihbarat raporlarında

Bu dönemde yazılan istihbarat raporlarında öne çıkan bir diğer konu da Anadolu'daki Hristiyanların güvenlik kaygıları.

Anadolu'da başlayan örgütlenmenin İngiliz istihbarat raporlarında "mülteci" olarak tanımlanan, Birinci Dünya Savaşı sırasında yerinden edilmiş kişilerin geri dönebilme ihtimalini düşürdüğüne dikkat çekiliyor.

General Milne'nin raporunda, Anadolu'da kalan Ermenilerin sayısının azalmış olmasının, Ermenistan devletinin kurulma ihtimalini azalttığı vurgulanırken, 12 Kasım 1919'da bir istihbarat memurunun Bursa'dan hazırladığı raporda da, mülkiyeti Ermenilere ait olan ancak daha sonra Türklerin yerleştirildiği gayrimenkullerin iadesiyle ilgili kurulan komisyonların çalışmalarına da yer veriliyor.

Bu raporda, "Bilecik'te belediye başkanının başkanlığında iki Ermeni ve iki Müslüman'dan oluşan Karma Komisyon, 15 Nisan ile 4 Ekim 1919 arasında 100 tane dosyayı inceleyip sonuca başladı. Türk mültecilerin yerleştirildiği mülkiyeti Ermenilere ait evlerin geri verilmesine yönelik yüzlerce dosya ile doğrudan yerel yetkililer ilgileniyor ancak normal olarak iade edilen binalar çok acınası ve harap durumda olduğundan içinde oturulamayacak durumda bulunuyor. Bu kasabadan sürgün edilen yaklaşık 5 bin Ermeni'nin beşte biri geri döndü, diğerlerinin kaybolduğu düşünülüyor" değerlendirmesi yapılıyor.

Raporlarda, Ermeni ve Yunanların güvenlik kaygısı taşımaya devam ettikleri ancak milli mücadele liderlerinin gayrimüslimlerin korunmasının "kendi çıkarlarına olacağının farkında oldukları için" gerekli güvenlik teminatlarını verdikleri belirtiliyor.

28 Ekim'de Yüksek Komiser Robeck'in hazırladığı raporda konuyla ilgili şu değerlendirmeler yapılıyor:

"Yunan ve Ermeni liderler, Amerikalı Misyonerlerin de desteğiyle katliam olacağı öngörüsüyle koro halinde bağrışıyorlar. Mustafa Kemal de aynı öngörüyü fark etmiş ve bunu engellemek için adımlar atmış gibi görünüyor. Samsun'daki Kontrol Memuru, Mustafa Kemal'in teminatlar verdiğini ancak Hristiyanların gereksiz yere kaygılı olduklarını bildirdi.

"Milliyetçiler, Hıristiyanları koruyor ve dışarıdan gelen yardımlara ve müdahalelere karşı çıkıyor. İngilizlere karşı gücü ve giderek daha da güçlenen, ancak diğer İtilaf devletlerine karşı daha az boyutlarda olan bir kırgınlık hissediliyor. Milliyetçiler yerel halkla çok fazla temas edebilmiş değil. Sürekli olarak Hıristiyanların korunmasına dair yapılan açıklamalar tamamen siyasi nitelik taşıyormuş gibi görünüyor. Türklerin bu konudaki eğilimleri ve içgüdüleri katliam yapılması yönünde. Milliyetçiler savaşmayı tercih ederse Hıristiyanların da katledilmeleri muhtemel."

İngilizlere göre, Mustafa Kemal İngiltere hakkında ne düşünüyor?

Hazırlanan raporlarda yanıtı aranan bir diğer soru da Mustafa Kemal ve liderlik ettiği mücadele hareketinin İngiltere'ye bakışı.

İngiliz istihbaratının hazırladığı raporlarda, milli mücadeleye destek veren yayınlarda çıkan İngiltere veya İngiliz mandasını savunan İngiliz Muhipleri Cemiyeti karşıtı yazıların da özetlenerek Londra'ya iletildiği görülüyor.

24 Ekim 1919 tarihinde İngiltere Yüksek Komiserliği'nin yazdığı raporda, Erzurum'da yayınlanan ve milli mücadeleye destek veren Albayrak gazetesinin İngiliz politikalarına ağır eleştiriler yönelttiğine dikkat çekiliyor:

"Millici hareketin propaganda gazetelerinden Albayrak gibi yayınlar eski kabinenin millici harekete karşı koymak için İngiltere hükümetinden rüşvet aldığı yönündeki düşünceyi inandırıcı kılmak için önemli çaba gösteriyor.

"Bunun örneklerinden biri Mustafa Kemal'in bir Amerikan radyosuna verdiği mülakat. Paşa, Türkiye'yi yok etmek için İngiltere'nin parasının kullanıldığını ve kendisi ile arkadaşlarının elde ettiği kesin bilgilere göre, İngilizlerin eski içişleri bakanına 150 bin sterlin verdiğini söylüyor."

Prof. Dr. Alkan da, İngiltere'nin bu süreç boyunca daha sonra Büyük Millet Meclisi'nin açılmasıyla Ankara merkezli olan milli mücadeleden çok, İstanbul'daki Osmanlı hükümeti ile arasının daha iyi olduğuna dikkat çekiyor.

Alkan, İngiltere'nin 1920 yılında İstanbul'u fiilen işgal etmenin İngilizlerin yaptığı bir başka hata olduğunu belirtiyor.

Alkan, "İngiltere şöyle düşünecek: İstanbul'u işgal edersek osmanlı hükümetini bizim istediğimiz koşullarda barışa zorlayabiliriz. Ama ummadıkları ve beklemedikleri konu hemen Anadolu'da İngilizlerin ulaşamayacağı bir yerde yeni bir parlamentonun açılması ve bütün milli mücadelenin dünya tarihinde çok ender görülen bir şekilde bu parlamentoyla yürütülecek olması. Bütün komutanlar bir yandan cephede savaşacaklar, bir yandan parlamentoda gelip hesap verecekler" diyor.

Alkan, İstiklal Savaşı'nın sonuna kadar geçen süre içerisinde İngilizlerin Ankara hükümeti ile hem resmi hem de gayriresmi temaslar kurarak uzlaşma arayışına girdiğini ancak son olarak Fethi Bey'in 25 Ağustos 1922'de yaptığı ziyarette Londra'nın uzlaşmaya yakın olmadığını bildirmesi üzerine Büyük Taarruz'un başlatıldığını ifade ediyor.

Alkan, "Sonuçta bütün bu savaş sürecinde İngiltere ile Ankara hükümeti arasındaki ilişkiler hiçbir zaman sıcak olmadı. Tam tersine İstanbul hükümeti ile çok sıcak oldu. İngilizler, milli mücadele ile sıcak ilişkisi olan Ali Rıza Paşa kabinesini bile istifa ettirdi, yerine Damat Ferid Paşa hükümeti geçti ve Sevr Antlaşması'nı imzalayan hükümet oldu. Bunu da hatırlamak gerek" diyor.

Cihazınızda ses/video gösterim programı bulunamadı
'Atatürk: Türklerin Babası' belgeseli 47 yıl sonra ilk kez yayınlanıyor.