İhsan Eliaçık: Yanlış kabloları yeniden bağlıyoruz

Gezi Parkı eylemlerinde adlarından bolca bahsettiren ve Ramazan ayı boyunca İstanbul ve farklı illerde düzenledikleri Yeryüzü İftarları ile gündemde kendilerine yer açmayı sürdüren Antikapitalist Müslümanlar, Adalet ve Kalkınma Partisi'ne muhalif diğer gruplarla ''Gezi dayanışmasını'' devam ettireceklerini söylüyorlar.

Hareketin ilham kaynağı yazar ve ilahiyatçı İhsan Eliaçık, Müslümanlığın doğası gereği sosyalist düşünceyi kucakladığı inancında. Adalet ve Kalkınma Partisi'ne ve Başbakan Erdoğan'a sosyal medyada yönelttiği eleştiriler, Gezi protestolarıyla birlikte hem yoğunluk kazandı, hem de bir hayli sertleşti. Başbakan Erdoğan, Twitter üzerinden hakarete uğradığı gerekçesiyle İhsan Eliaçık'tan 50 bin TL tazminat talep ediyor.

Hakaret suçlamasını kabul etmediniz. Kendinizi nasıl savunuyorsunuz?

Twitter'daki ifadelerim tamamen Başbakan Erdoğan'ın iktidarı kullanma biçimine yönelik eleştirilerdir. Bir muktedir olarak, iktidarı kullanan kişi olarak, onun iktidarı kullanma biçimini eleştiriyorum. Ancak bu eleştirileri sert ve haşin sözlerle ifade ediyor olabilirim. Bunlar hakarete girmez, dünyanın her yerinde siyasi iktidarı kullananlar, muhaliflerince yer yer sert bir üslupta eleştirilir. Ben de bir aydın olarak, daha ziyade dini-ahlaki-vicdani temelde eleştirilerde bulundum.

Başbakan Erdoğan neden sizde bu kadar öfke uyandırıyor?

Başbakan Erdoğan'ın otoriter, totaliter ve ataerkil üslubundan kişisel olarak rahatsızım. Fikir olarak da iktidar partisinin dini algılayışını ve yorumlayışını oldukça zayıf ve gayet muhafazakarca buluyorum. Alternatif ekonomik politik model üretmiyorlar. Mevcut kapitalizm sistemi uyguluyorlar Türkiye'de. Buna dini kılıf geçiriyorlar. Halbuki kapitalizme alternatif bir sistem üretilmesi gerekiyor. Sosyal adaletten sadece makarna ve kömür dağıtmayı anlıyorlar. Sosyal adalete dayalı bir sistem fikriyatları yok. İktidarın imkanlarını kullanarak kendimizi nasıl zengin ederiz, maddi varlıklarımızı nasıl artırırız sevdasının peşine düştüler, biz de bunları görüyoruz ve öfkeyle karşılıyoruz. Örneğin 2 bin tane baraj projesi yapmışlar. Bunların çoğunluğu özel şirketlere veriliyor, 49 yıllığına satılıyor. Türkiye'de ne kadar dere varsa, su varsa, buraya gel bir baraj yap diye kendi yandaşlarına Türkiye'nin doğal zenginliklerini, kaynaklarını peşkeş peşkeş çekiyorlar. Buna itiraz edilmesi gerekiyor. Böyle siyaset olmaz. Hele hele Müslümanlık temelinden kalkarak böyle bir şey olamaz. Bu nedenle biz, sosyal adalete dayalı bir dindarlık istiyoruz.

Türkiye'de farklı fraksiyonlara bölünmüş yeterince sol grup yok mu? Şimdi sizin İslami yorumunuzla ortaya çıkışınızın soldaki bölünmüşlüğü biraz daha artırdırdığını söyleyenler var.

Şimdi biz tabiri caizse yanlış bağlanmış kabloları yeniden doğru şekilde bağlıyor, tamir ediyoruz. Geleneksel sol söylemlerin İslam'a yakın olması gerekir. İslam diyor ki, Mülk Allah'ındır. Yani, gelir getirecek yeraltı ve üstü ne kadar kaynak varsa, hepsi kamunundur. Allah'ındır demek, herkesindir, yani halkındır demek. Bu öğreti kapitalizmle değil, daha çok sosyalist düşünce ile örtüşüyor. Ama gel gör ki, Türkiye'de kapitalizm Müslümanlara daha yakın, sosyalizm ise fersah fersah uzak. Dolayısıyla şöyle bir manzara ortaya çıktı. Allah diyen yoksul diyemiyor. Yoksul diyen de Allah diyemiyor. Şimdi biz ikisini de diyoruz. İkisini birleştiriyoruz. Allah söylemi tarih boyunca yoksulların bir çığlığıydı. Allah-ü Ekber, açım demekti. Eziliyorum demekti. Hem dinin hem de bundan böyle sosyalist söylemin akması gereken asıl mecranın bizim hareketimiz olduğunu düşünüyoruz.

Ama Kuran'da miras hukukundan da bahsediliyor; yani özel mülkün varislere dağıtılmasından. Ayrıca, sermaye ve üretim araçları kimin elindedir, emek gücünü kim sağlar gibi söylemlere girilmiyor. Serbest pazar ekonomisi ve İslam'ın birbiriyle gayet barışık olduğunu savunan ilahiyatçıların da sayısı çok.

Kuran'dan benim görüşüme göre kapitalizm çıkmaz. Sermayecilik de çıkmaz. Bunun başka türlü yorumu da mümkündür. Sadece tek bir söz bile yeterlidir: Mülk Allah'ındır diyorsa bir kitap, bu mülkiyeti kamunun diye anlıyorum ben. Mülkiyet kimin sorusu, kapitalizm ile sosyalizm arasındaki temel tartışma konusu değil mi? Mülkiyet herkese ait olursa, Allah'a ait olmuş oluyor. Dolayısıyla buradan kamculuk çıkar, özel mülkiyet çıkmaz benim görüşüme göre. İyi bir Müslüman, kapitalizmi esastan, sosyalizmi ise usülden eleştirdiği takdirde, dünyanın daha iyi bir düzene ulaşabileceğini düşünüyorum.

Kuran'ı doğru okumanın hem kamuculuğu, hem de sosyal hayatta özgürlükçülüğü beraberinde getireceğini savunuyorsunuz. Gezi Parkı'nda ve sonra Yeryüzü Sofraları'nda eşcinsel örgütlerle yan yana duruşunuz bazı çevrelerden büyük takdir topladı, ama yadırgayanlar da olmadı mı?

Biz meseleyi adalet-zulüm çerçevesinde değerlendiriyoruz. Bir insanın kimliğine, dinine, diline, rengine, cinsel eğilimleri ve yönelimlerine bakmıyoruz. İnsanın kamusal hayatın içerisinde ötekine karşı davranışları bizim için önemlidir sadece. Adam eşcinsel olabilir, ama ilişkilerinde yalan söylüyor mu, söylemiyor mu? Aşağıdaki komşusuna, yukarıdan kilim çırpıyor mu, çırpmıyor mu? Yola tükürüyor mu, tükürmüyor mu? Bizi bunlar ilgilendirir. Aynı şekilde insanların şahsi inançları ve ritüelleri, ne yargılama ne sorgulama ne de ötekileştirme konusu olmamalıdır. Kuran'ın böyle söylediğini düşünüyoruz. Kuran, ''Mazluma kimliği sorulmaz'' diyor, zulmedenlerin dışında hiçkimseye düşmanlık beslemeyin diyor. Zulmetmek, birinin hakkını yemek demek. Biri diğerinin hakkını yerse, biz ona karışırız. Ama konu inançlar, ritüeller ve şahsi tercihlerle ilgili ise, o bizi ilgilendirmez. Gezi'nin ruhu nedir diye sorulursa, beş ana kavramda toparlayabilirim. Birincisi aşk. İkincisi özgürlük. Üçüncüsü saygı. Dördüncüsü çoğulculuk. Beşincisi ise dayanışma. Biz, bu beş kavrama da katılıyoruz.

Başbakan Erdoğan'a göre Gezi ruhunun tanımı daha ziyade dış mihrakların desteklediği, hükümeti devirmeye yönelik bir komplo şeklinde. Dışarıdan yardım alıyor musunuz?

Hayır. Erdoğan'ın söylediklerini kesinlikle kabul etmiyoruz. Tamamen yanlış bir söylemdir ve Gezi'yi iyi okuyamamaktır. Gezide ortaya çıkan yeni gençliği tanıyamamaktır. İktidar partisi ve çevresindekiler Gezi'de ortaya çıkan yeni gençliği tanıyamadılar. Bu gençler, Ak Parti iktidara geldiğinde 12-13 yaşlarındaydılar. Yani, Ak Parti öncesi dönemin refleksleriyle hareket etmiyorlar. Çok daha yeni reflekslerle hareket ediyorlar ve Ak parti ve onun çevresindeki iktidar yazarları bunu göremiyor. Bunu görseler, yeni bir durum olduğunu anlayacaklar. Başbakan Erdoğan ve partisi, 2002 yılındaki yeniliğin ve değişimin temsilcisi olma özelliğini şu anda tamamen kaybetmiş durumda. Gayet hantal, ağır, statükocu duruyorlar. Yeni gençlik dalgasını anlayamayan, onun çok gerisine düşen bir pozisyona gelmiş durumda. Bizler Gezi Parkı'nda namaz kılarken bir sürü ateist markist, eşcinsel etrafta ele ele tutarak bizi koruyup kolluyor, yağmur yağarken şemsiye tutuyordu ıslanmaylım diye. Bunlar Türkiye gündemini allak bulak eden ve insanların bilinç yarılmalarına sebebiyet veren şok görüntülerdi. Çok yeni şeyler. Bunu anlamak yerine, dış güçlerin parmağı var demek, klasik bir devlet adamı yaklaşımı oluyor. Ben bizzat Abbasağa parkındaki bir iftardan sonra, oradaki gençlere sordum. Eğer bu süreç bir darbe girişimine dönüştürülürse, sizi bir darbe yapmaya araç olarak kullananlar olursa, Gezi'deki dozerlerin karşısına çıktığınız gibi tankların da karşısına çıkacak mısınız diye sordum. Çıkarız diye 5 bin kişi nara attı. Oradaki gençlik darbeye karşıdır. Dış mihraklar tarafından oyuncak olarak kullanılacak kadar saf değillerdir. Acayip zekiler.