Ankara'nın 'naylonkondu' sakinleri: Suriyeli mülteciler

Yaşadığı naylon barakasının üzerine beyaz bir bayrak asmış, “Adettir. Kartal yeni doğan bebekleri alır kaçırır. Bu bayrağı görünce gelemez” diyor.

Suriye’deki savaştan ailesiyle birlikte kaçarak Türkiye’ye sığınan mültecilerden sadece biri Burhan Hasan. 30 yaşında ve 4 çocuğu var. Son çocuğu Ankara’da dünyaya gelmiş. Bebek şu an 20 günlük. Adını “Necah” koymuş. Necah, “isteğine ulaşma, kurtulma, ihtiyaçlarını temin edebilen, zafer kazanan, murada eren” anlamına geliyor.

Türkçesini oldukça ilerletmiş ve ailesini çöplerden atık maddeler toplayarak geçindirmeye çalışıyor. Suriye’de inşaat işçiliği yapan Hasan, savaş çıkınca Şanlıurfa’ya gelmiş. Kamplarda yer bulamayınca da 2-3 ay önce Ankara’ya gelip Dikmen vadisine yerleşmiş.

‘Savaş bitince dönecek misin’ diye sorduğumda, “Dönmeyeceğim. Savaş ülkeyi bitirdi. Hiçbir şey kalmadı” diyor.

O sırada ellerinde oyuncaklarla çocuklar, vadinin her yanına kurulmuş naylon barakalardan erkek ve kadınlar yanımıza geliyor. Nasır da bunlardan biri, 23 yaşında. O da Suriye’ye geri dönmeyi düşünmüyor.

Tam bu sırada Zaim Şahali söze giriyor. Onun Türkçesi hepsinden iyi. Çünkü Halep’te bir Türk köyünde yaşıyormuş. “Şanlıurfa’da çadırlarda kaldık önce ‘Ankara’da yardım ediyorlar’ dediler, bir hafta önce buraya geldim” diyor.

Mustafa ise 8 yaşında. Büyükleriyle sohbet ederken o elindeki narı kemiriyor, sürekli gülümsüyor. Burada okula gitmiyor, kağıt toplayan babasına yardım ediyor. Yine gülerek “Tatil güzel” diyor.

'Adanalı Şırnaklı, Ankaralı, Kırşehirli' der gibi

Savaştan kaçan Suriyeli mülteciler, Dikmen başta olmak üzere şehrin hemen her noktasında zorluklar içinde hayat kuruyor. Şehrin göbeğinde dilenen, kağıt toplayan, otogarda yatan ama sayıları net olarak bilinmeyen mülteciler, neredeyse her gün gruplar halinde gelmeye devam ediyor.

Aralarında Türkçe bilenler çok az. Bu yüzden dertlerini anlatmakta oldukça zorlanıyorlar. Yokluğa, sefalete bir de “dilsizlik” ekleniyor.

Çocuklar ise kente daha hızlı uyum sağlıyor. Suriyeli mülteciler, ülkenin her yanına yayıldıkça belki birlikte yaşamaya mecbur kalmaktan kimse onlara “mülteci” demiyor. “Suriyeli” diyor. ‘Adanalı, Karslı, Ankaralı, Şırnaklı, Kırşehirli der’ gibi.

Dikmen’de, naylon evlerin yanı başında bir kahveye giriyorum. Suriyelilerle ilgili sohbet etmeye başlıyoruz. Adını vermeyen bir vatandaş, “Hükümet niye sahip çıkmıyor da böyle bize de onlara da sefillik yaşatıyor” diyor.

15 yıldır Dikmen’de yaşayan Hüseyin Zerkinli, “İlk geldiklerinde tepkili değildik. Yardım da ediyorduk ama sayıları çoğaldı. Akşam hava kararınca oradan geçemiyoruz. Yolumuzu kesip para istiyorlar” diyor.

Nakliyecilik yapan Hüseyin Yıldız da ona destek veriyor. “Kızıyoruz ama acıyor da insan. Ancak Yıldız’a gidin, Sincan’a gidin, her yer dolu. Esnaf yaka silkiyor” diyor.

Yeni sığınak: AŞTİ

Ankara’daki Suriyelilerin sayısı giderek artıyor. Ankara Şehirlerarası Otobüs Terminali (AŞTİ) de yeni gelenlerin sığınağı oluyor. Bozkırda havalar soğudukça naylon barınağı olmayanlar kaloriferleri hep yanan terminali tercih ediyor.

Terminalde yerlerde, banklarda yatıyorlar. Hatta sayıları o kadar çoğalmış ki terminalin daimi sahibi evsizlere bile yer kalmamış.

Büfeci Semih Soğukpınar, “Geceleri sayı daha da artıyor. Terminalde kokudan durulmuyor” diyor. Önceleri onlar da acıyormuş ve yemek, giyecek yardımında bulunuyorlarmış. Ancak artık rahatsız olduğunu söylüyor. Soğukpınar, “İlk günler yalınayak geldi çocuklar. Yüreğim parçalandı. Kola, cips verdim. Sonra akın akın gelmeye başladılar. Bir değil, iki değiller, hangisine yardım edeceğiz” diye soruyor.

Ahmet de ailesiyle bir hafta önce gelen ve terminale sığınan Suriyeli mültecilerden. Suriye’ye dönmeyeceğini, Ankara’ya yerleşeceğini söylüyor.

Dün doktor gelmiş, çocukları muayene etmiş ve çocuk felci aşısı yapmış. Ahmet, eliyle lokantaları gösteriyor. “Yemek veriyorlar. Şükran” diyor.