'Sakat' mı, 'özürlü' mü 'engelli' mi?

Telif hakkı rengin arslan

Bülent Küçükaslan bundan 15 yıl önce başına gelen bir kaza nedeniyle tekerlekli sandalye kullanmaya başlamış.

Omurilik felci nedeniyle böyle. 41 yaşında.

Beylikdüzü’nde yaşıyor ve eviyle aynı bina içinde yer alan dükkanında çalışıyor.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TÜİK) en son 2002’de yayımladığı veriye göre nüfusun yaklaşık yüzde 12’si “özürlü”.

Beylikdüzü’nde tekerlekli sandalye sattığı dükkanında konuştuğum Küçükaslan kendisini “sakat” olarak tanımlıyor. Ben söze, hiç ısınamadığım “engelli” kelimesiyle başlarken, o her cümlesinde “sakat” diyor.

Sohbetimizin başlarında hemen soruyorum, bunun bir tercih olup olmadığını. Yanıtı, “evet” oluyor. “Sakat kelimesini özellikle kullanıyorum. Ona politik bir anlam yükleyerek söylüyorum.”

Peki, nasıl bir politik anlam bu?

Engelli kelimesi sorumluluğu karşı tarafa yükleyen bir şey. Oysa öyle değil. Sırf senin sakat bir görüntün olduğun için dışlanıyorsun. Oysa bu durum toplumsal sakatlıkla ilgili. Sakatlığı da görünür kılarak, bedenimi ortaya koyuyorum. Bunun gizlenecek bir tarafı yok.”

Kurucusu olduğu internet sitesi engelliler.biz’de de sakat kelimesi kullanılıyor çoklukla. Yine de bu sözcüğün “sakatlar tarafından bile” kolaylıkla ifade edilemediğini, bu yüzden sakat olmayanların “engelli” demesinde bir sorun olmadığını söylüyor.

“Taksim’e gitmeye çalıştığımı düşünün”

Önce, sakat olmayanların bile zorlukla yürüdüğü yollardan, dar ve bozuk kaldırımlardan, asansörü olmayan veya olsa da çalışmayan metrobüs duraklarından konuşuyoruz. Aslında sakat kişilerin nasıl da evde veya evin yakın çevresinde yaşamaya mecbur bırakıldıklarından...

“Taksim’e gitmeye çalıştığımı düşünün” diyor ve anlatmaya başlıyor: “Önce buradan metrobüse binmem lazım. Merter’e gitmem lazım. Merter’deki asansörün sağlam olduğunu umarak gidiyorum. Çalışmıyorsa geri dönüyorum, ya da başka çözümler bulmaya çalışıyorum. Diyelim ki, buldum ve bindim. Taksim’e gidiyorum, oradaki asansör çalışmayabilir. Ne yapacağım?”

Küçükaslan, “insanları bir yerlere gitmeye özendiren bir tavır değil bu” diyor.

Tüm bu eleştirilerinin bir ucunda da “sakatlara özel” yapılan yerler var. “Bugün gazetede okudum, sakatlar için anaokulu açmışlar. Sakatlar sadece kendilerine ayrılan alanlara da hapsedilebiliyor. Bizim talebimiz herkesle aynı yeri paylaşmak. Sakatlar sadece kendileri için yapılan evlerde oturup, kendileri için yapılan okullarda okuyacaklarsa bunun anlamı gettolaşmaktır.”

Hayırseverlik mi?

Engellilere yönelik her şeyin bir “hayırseverlik” kapsamında yapılması da bir başka nokta ona göre: “Biz yetkililerle görüşmeye gittiğimizde saatlerce konuşabiliyorlar. Şuraya şunu yaptık, buraya bunu yaptık. Ama bu bütünlüklü bir şey değil. Bu durakta rampa var veya asansör var ama şurada yok. Ama benim işim orada. Orada inmem lazım. Yaptıkların, saydıkların benim işe, eve, arkadaşıma gitmemi sağlıyor mu? Sağlamıyor. Ama söyledikleri her şeyin arkasında biraz ‘e yaptık bu kadar yetmiyor mu?’ ifadesi var.”

Hayırseverlik algısının topluma da yayıldığını söylüyor ve bu konudaki ikiyüzlü tutumu eleştiriyor. “Ben size geldiğimde bana iş vermiyorsunuz ama bilmem kaça mesaj at, yardım et deyince atıyorsunuz. Ama anaokulunda bir çocuk sakat diye, diğer çocukların velileri kazan kaldırıyor; çocuğumu kötü etkiliyor diyor. Aynı akşam eve gidip mesaj atıyor. Konuştuğu zaman da engelli kardeşlerimiz der. Kimse kendini geri tutmasın. Çok ikiyüzlü bir şey bu ve çok yaygın.”

Tekerlekli sandalye yardımlarıyla ilgili eleştirisini de bir örnekle anlatıyor: “Örneğin ben sizi çok seviyorum. Size hediye alıyorum. Sizin bedeniniz small diyelim. Ben size üç beden büyük tişört alıyorum. Ama ay ne kadar güzel değil mi diye de göstere göstere veriyorum. Tekerlekli sandalye vermek de buna benziyor. Oysa bu çok kişisel bir şey ve çok iyi olması gerek. Çünkü örneğin ben ayağımı hissetmiyorum ve bana çok uzak ama tekerlekli sandalyeyi hissediyorum.”

Devletin verdiği sosyal yardımdan, toplumun bakış açısına kadar her şeyin bir temel üzerinde geliştiğini vurguluyor ve ekliyor: “İşin hayırseverlikle alakası yok bu tamamen hak meselesidir. Kişisel iyilikle ilgisi yok.”

Yanından ayrıldıktan sonra, otobüs duraklara, kaldırımlara, metrobüs duraklarındaki asansörün çalışıp çalışmadığına dikkat etmeye başlıyorum.

İstanbul’a kış geldi, yağmur var ve işlerinden eve dönmeye çalışanlar telaşlı. Düşünüyorum acaba şimdi önümden geçen metrobüste, tekerlekli sandalyeli birine yer var mı?